Hayali Kalabalıklarda Buluşmak

Hayali Kalabalıklarda Buluşmak

Neşe Kazan

Onca uzun yılın heba oluşuna içi yanıyordu. Adam kibirli duruşunu hiç bozmazken arka koltuktaki başka bir adama takılıyor gözüm. Renksiz bir adam. Siyah bir silindir şapkası ve kare bıyığı var. Gözlerinin etrafı siyah boyayla belirginleştirilmiş. Elinde tuttuğu şey Oscar ödülüne benziyor ve onunla canlıymışçasına konuşuyor. “Sessiz sinemayı herkes anlıyor. Dünya Amerika’dan ibaret değil,” diyen adamı yaşanmışlıklarıyla baş başa bırakıyorum.
Arka koltukta yalnız oturan kadına takılıyor gözlerim. Onun da kıyafetleri orta çağdan kalma. Uzun kabarık etekler, ince bel. Yalnızca bir kısmı görünen bağcıklı çizmeler, elinde cam tüp ve şişeler… Sonra onu izlediğimi hissederek bana bakıyor ve “İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun,” diyerek beni uyarıyor. Utanıyor muyum ne? Bir anda bakışlarımı yere devirsem de o suçlayıcı gözlerini üzerimde hissetmediğim bir anda yine etrafı seyretmeye koyuluyorum. Hem bana baksa da ne önemi var? Parmaklarımı bir kez şaklatınca nasılsa yok olacağını biliyorum.
Arka sıralardan birinde bir adam yanındakine parmak sallayarak anılarını anlatıyor belli ki. “Hiç unutmam, hiç unutmam; günlerden ya cumartesiydi ya da pazardı” Vallahi diyorum biz de o günü hiç unutmadık sayende. Nedense gülünecek yerde susuyorum. Fazla vakit harcamaya değmeyeceğini düşünüp, diğer yolculara bakınıyorum. Acıların çocuğu, arka koltukların arasında yere diz çökmüş. Hemen yan koltuktaki beyaz perukalı, kırmızı ceketli adama ağlamaklı bir sesle soruyor. “Deha nedir ağğğabey?” Adam boğazını temizleyip, düşündüğünü belli eden bir sessizlikten sonra yanıtlamaya karar veriyor. Gür ve kendinden emin bir sesle, “Ne üstün zekâ ne hayal gücü ne de her ikisi beraber, bir dâhi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi. İşte bu dehanın ta kendisidir,” diyor. Çocuk şöyle bir kahırlandıktan sonra, “Ama beni kimse sevmedi ki ağğğabey! Yine de sağ ol, ülkeme gelirsen seni mutlaka dinlemeye gelirim,” deyip hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
Bu gözyaşlarına diğer yanında oturan ve üzerinde tennuresi, başında Keykubad tacı olduğu halde eğilen adam çocuğun kulağına şunları fısıldıyor: “Sen yerde olanlara merhamet et ki gökte olanlar da sana merhamet etsin. Senden aşağı olana acı ki senden üstün olan da sana acısın.” Çocuk birden sustu, belli ki yarası daha derin olan birilerini tanıyordu. Bu arada otobüste kimse birbirini duymuyordu ama ben her muhabbete ortaktım. Birden bir adam elinde fötr şapkasını sallayarak ortaya atıldı. “Neeede gaaamıştık?” diyerek dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyordu. Belli ki bir şeye canı sıkılmıştı. Havalar kurak gidip su sıkıntısı da zuhur edince belli ki rahatını kaçırmışlardı. Olanca hazırcevaplığıyla gülüp sesini yükselterek, “Barajda su vaaadı da biz mi içtik?” dediğinde ön sıralarda oturan miğfer, kalkan ve zırha bürünmüş yürüyen robot kılıklı adam espriye bıyık altından gülerken, yanında oturan özel başlıklı krala elindeki kılıcı göstererek, “Artık bütün Asya benim, düğüm sende kalsın Gordias!” diyordu.
Bu söz üzerine ben hâlâ çözemediğimiz ve belki de çözümsüzlüğünü yeğlediğimiz durumlar için adamsendecilik oynamaya devam ettiğimi fark edip ve dahi içimdeki devrimin devinimini bile gizlemeden, “I have a dream!” diye haykırmak istiyordum. Neydi ki benim hayalim, bunca yalnızlıkta bu kadar kalabalıklaşmayı başarmışken? Altı üstü boş bir otobüste yolculuk yapmanın konforu mu beni bu hale getirmişti? Kulaklığı takıp, ardıma yaslanıp listemden güzel bir parça seçip on kez arka arkaya da dinleyebilecekken, kendimle bu kadar kalabalıklaşmanın alemi neydi? Sanırım her biriyle vedalaşma zamanım gelmişti.
Tolstoy’u uğurlarken, “intikam soğuk yenen bir yemektir” atasözü hançer keskinliğinde dudaklarımdan dökülüp hedefine ulaştı. Giderken kalbini tutuyordu, hissettim. Ah Charlie, ah… Sinema siyah beyazken seninle nasıl bu kadar renkleniyordu, asla anlayamadım. Burnu upuzun ayakkabılarını, yürürken sağa sola yalpalayışını, gözlerini kocaman açışını hiç unutmadım. Çocukluğumdun, sana toz konduramadım.
“Güle güle, Madam Curie.” Keşke diyorum, şu atomun gizemini keşfetmeseydin. Uğruna geceni gündüzüne kattığın, bütün ömrünü adadığın tutkunun seni sona yaklaştıran basamak olması ne acı. Vefasız insanlar da böyledir, biliyor musun? Bir koyup on almayı beklemediğin gibi, on koyup bir bile alamıyorsun. Şimdi veda vakti. Uğurlar olsun.
Sıradaki yolcuyu uğurlamak bile istemedim aslında. Geldiği gibi gitmeliydi. Sessiz, sinsi. Yine de bir iki laf etmeliydim. Bedel bile ödemeden çekip gidenlere içimde yok edemediğim bir kinim var. Şu dördüncü madde var ya… İşte bu maddenin hatırına bastırdığım öfkeyle ve basamaklardan inerken ardından yapıştırdığım tekmeyle soğutuyorum içimi. Sırada ne söylesem sicim gibi gözyaşı akıtacağını hissettiğim acıların çocuğu var. Hiçbir filmini izlediğimi hatırlamıyorum ama onun döneminde insanların filmlere hüngür hüngür ağlayacak kadar merhamet duygularıyla donanmış olmaları bugün bile gözlerimi yaşartıyor. Şimdi, “Aaah! Nerde o günler!” deyip, boşalmaya başlayan otobüsü galeyana getiresim bile var. “Seni maziye gömdüm. Ha, bu arada, bilesin, Mozart sana yetişemedi, çocuk.”
Fonda ney sesi var şimdi. Bende de ufak bir ürpertti. Sıcak yaz gecelerindeki meltem gibi. Hissediyorum, geliyor gelmekte olan. Eflakî falan. Tarihi gerçekler, hepsi bir yana, o sözler yabana atılacak gibi değil. Hayal bile olsa ayrılmanın hüznü çökmüşken yüreğime, durup baktı. Gözlerini devirdi, sonra ta yüreğime baktı ve bir çırpıda, “Vedalar, gözleriyle sevenler içindir, çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar,” deyip ağır adımlarla iniverdi ardında huzuru bırakarak. Uzun sürmedi bakakalmam. Göbeğini hoplata hoplata gelen adam, zamanında siyasetini beğenmesem de ne kadar özlenmiş. “Binaenaleyh, Türkiye’nin altı çürüktür, Türkiye’nin altı çürüktür diye bırakıp gidecek değiliz, bununla yaşamasını öğreneceğiz,” diyeli tam 25 yıl olmuş. 25 yılda neler olmuş ama biz hâlâ öğrenememişiz. Canım çok sıkıldı yine. “Seni altı kere götürüp yedi kere getiren o fötr şapka var ya, bugün yaşıyor olsaydın bir götürür bir daha asla getirmezdi,” deyiverdim bir çırpıda. Bunca hazırcevaplılığına rağmen bir şeyler söyleyecekmiş gibi ağzını açtıktan sonra, sükûtu tercih edip sustu. Neydi? Sükût ikrardan gelirdi.
Onu da uğurladıktan sonra bu havada ayaklarında sandaletleri, elinde kılıcı ve pelerininin altına sakladığı mini eteğiyle adam basamağa doğru hareketlenince, “Zarlar hileliydi!” dedim. “Kimse karşı çıkmadı ki!” diye cevap verdi. O bunları söylerken ardından siyahi bir adam, “Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız,” derken bir yandan da İskender’i hızlı olması için ittiriyordu. Bense hepsini ağırlayıp, içimi rahatlatmış olmanın rehavetiyle parmaklarımı şaklatıyordum. Şimdi otobüs bomboş, ben yorgun, durak yakındı.

Related posts

İçimdeki Ses…

Sorunu Konuşmak Yerine Çözüme Odaklanmak

Aynadaki Yabancı ve Sessiz Vedalar 1. Bölüm