Beyaz Güller

Yazar: Zeynep SÜRER
Kırmızı, siyah, sarı ve beyaz güller… Her birinin farklı temsiliyeti, farklı hikâyeleri vardı. Bu, oldukça cezbediciydi. Çiçeklerin bu derece anlam ve övgü kazanması, hak ettikleri güzellikten kaynaklansa gerek. Fakat en çok dikkatimi çeken beyaz güller olmuştu. Saflığı ve masumiyeti simgelerken bir o kadar da sanki “Ben güllerin atasıyım.” der gibiydi. En azından içimde böyle bir his uyandırıyordu.

Merakıma yenik düştüğüm için bu eşsiz çiçek hakkında sayısız hikâye ve efsane okudum. Hepsi cezbedici ve fantastikti. Ancak içlerinden biri bana tüm duyguları ve hisleri derinden yaşattı; o ilk “der gibiydi” varsayımımı adeta doğruladı. Bu efsaneyi kocaman dağların ardında, bilinmeyen suların dibinde aramaya gerek yoktu.

Güzelliğin, zarafetin ve tutkunun yegâne sahibi Afrodit, tüm arayışlara zaten son veriyormuş. Rivayetlere göre bu tanrıça, beyaz güllere anlamını veren kişiydi. Nasıl mı? Bir kıskançlığın bedeli olarak… Bir zamanlar kızının güzelliğiyle övünen bir kral varmış. Kızını öyle över, öyle yüceltirmiş ki bu sözler Afrodit’in kulağına kadar gitmiş. Tanrıça, bu güzellik methiyelerinin kıskançlığını derinden hissederek kralın kızını lanetlemiş. Lanet, kızın delirip yasak bir ilişki sonucu bir çocuk dünyaya getirmesiyle noktalanmış. Çocuğun doğumu genç kızı daha da savurmuş. Söylenenlere göre dağlara, taşlara kaçıyor; ortalardan kayboluyor, ne yaptığını bilmeden dolaşıyormuş. Rivayet odur ki bu kayboluş, bir daha geri dönülmeyen bir gidişe dönüşmüş. Krallığın bu denli rezil oluşu halkın diline düşmüş; dedikodular uzun süre devam etmiş, zamanla ise körelmiş. Tüm bu olanlardan habersiz büyüyen oğlan çocuğunda lanetten hiçbir iz yokmuş. Hatta onda bir parça Afrodit varmış. Yüzüne bakanlar, naif güzelliği karşısında adeta mest olurmuş. Elbette Afrodit bu durumun farkındaymış; fakat üzerinde durduğu bir mesele değilmiş.

Gel zaman git zaman bu çocuk, Adonis, serpilip genç bir adam olmuş. Her genç gibi avlanır, savaşlara katılır, derin düşüncelere dalarmış. Günlerden bir gün ormanda dolaşırken doğanın tadını ondan daha çok çıkaran bir kadına rastlamış. Afallamış, irkilmiş. Ömrü boyunca böyle bir güzellik görmemiş. Dili tutulmuş; tek kelime edememiş. Tuhaf olan şu ki bu kadın Afrodit’miş ve ne yazık ki aynı duyguları o da hissetmiş. Kendi lanetinin meyvesi olan bu genç adamın güzelliği onu hem şaşırtmış hem de büyülemiş. Aralarında sözcüklere dökülmeyen bir çekim doğmuş. Adonis bir tanrıçayla karşılaşmanın heyecanını değil, aşkı hissediyormuş. Afrodit ise tanrıça kibri yerine kadın olmanın hazzını yaşıyormuş.

Bu çekim zamanla cüretkâr bir konuşmaya; ardından aylar süren orman gezintilerine dönüşmüş. Bir ölümlü ile bir tanrıçanın tutkusu, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak sarsılmaz bir aşka evrilmiş. Adonis, her avlanmaya gidişinde elinde beyaz güllerle gider; Afrodit’in gönlünü hoş edermiş. Günlerden bir gün, krallığın en tehlikeli ormanına gitme düşüncesiyle yola koyuldu. Ormanın derinliklerinde avcının sessizliğiyle ilerlerken Afrodit’in içine açıklayamadığı bir huzursuzluk düştü. Sebepsiz bir endişe… O ormana da bakmaya karar verdi. Aynı ormanda, birbirini arayan iki âşığın kaderi, Adonis’in çığlığıyla kesişti. Çalıların arasında bir yaban domuzuyla ölümüne boğuşan Adonis’in mücadelesi tükenmek üzereydi. Dikenler, çalılar Afrodit’in ayaklarını kanatmıştı. Nihayet Adonis’e ulaştığında zaman durmuş gibiydi. Elindeki beyaz güller yere düştü. Afrodit dizlerinin üzerine çöktü, onu kollarına aldı. Adonis’in kanı toprağa karışırken Afrodit’in gözyaşları beyaz güllerin üzerine damladı. Tam o anda ayağındaki dikenin açtığı yara yeniden kanadı. Bir damla kan beyaz bir gülün üzerine düştü. Beyazın masumiyeti, kırmızının acısıyla birleşti. Afrodit’in kanı Adonis’inkine karışırken beyaz güller yavaş yavaş kırmızıya dönüştü. Bu yüzden her gülün içinde biraz masumiyet, biraz da beyazlık vardır.

 

 

Related posts

Hz. Süleyman 3. Bölüm

Onca Yıl Geçti

Anne