…Ertesi gün öğlene doğru, Olcay’dan haber alamayan Ahmet Selim yedek anahtarla eve girdi. İçerideki o ağır sigara ve ölüm kokusunu hemen tanıdı. Koşarak çalışma odasına gitti. Olcay, masanın üzerinde, sanki sadece biraz kestiriyormuş gibi yatıyordu.
Ahmet Selim’in gözlerinden yaşlar boşandı. Dostunun cansız bedenine sarıldı. Ambulansı araması gerekiyordu, polisi araması gerekiyordu. Ama gözü bir anlığına açık olan bilgisayar ekranına kaydı.
Ekranda, imleç yarım kalmış bir cümlenin sonunda düzenli bir ritimle yanıp sönüyordu:
“Bazı insanlar öldükten sonra ilk kez dürüst olur…”
Cümlenin devamı yoktu. İmleç yanıp sönüyordu. Tık Tık Tık
Ahmet Selim şokun ve kederin ortasında durdu. Monitörün ışığı gözbebeklerinde parıldadı. O an, bir yayıncının hırsıyla bir dostun vicdan azabı birbirine karıştı. Eğer şimdi polisi ararsa, Müstehar’ın kimliği açığa çıkacaktı. Kitap yarım kalacaktı.
Yavaşça fısıldadı: “İyi yazarlar cümleyi yarım bırakır. Kötü yazarlar hayatı.”
Vicdanını susturmak için aynı şeyi tekrar edip durdu: “Ne değişirdi ki? Romanın bir sona ihtiyacı var. Ve bunu ancak ben yapabilirim.”
Olcay’ın sessiz sedasız gömüldüğü o şubat gününden sonra, Cağaloğlu’ndaki yayınevi odası Ahmet Selim için bir suç mahalline dönüştü. Kapıyı arkasından kilitliyor, perdeleri sımsıkı kapatıyor ve masanın üzerine Olcay’dan kalan ne varsa yığıyordu: Eski öykü kitabı Gülümseme Pratiği’nin müsveddeleri, lise yıllarından kalma çizgili defterler, Selin’e yazılmış ama hiç gönderilmemiş yarım yamalak mektup taslakları…
Ahmet’in amacı sadece bir romanı bitirmek değildi; o, Olcay’ın ruhunu çalmak istiyordu. Bir adamın acı çekerken kurduğu cümlelerin ritmini, nefes nefese kaldığında koyduğu o zamansız virgülleri taklit etmek, göründüğünden çok daha zordu.
”Virgüller…” diye mırıldandı Ahmet, sabaha karşı viski kadehini masaya bırakırken. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “Olcay soluksuz kaldığı yerlere virgül koyardı. Mantıklı kuralcıların koyduğu yerlere değil.”
Bilgisayarın başına geçti. Olcay’ın üslubunu taklit ederek romanı tamamladı. Kitap yine “Müstehar” imzasıyla yayımlandı. Eleştirmenler hayrandı. Hatta biri şöyle yazmıştı:
”Romanın son bölümlerinde Müstehar’ın dili olgunlaşıyor. Sanki başka birine dönüşüyor.”
Kimse bunun teknik olarak doğru olduğunu, o cümleleri başka bir adamın yazdığını bilmiordu. Ahmet Selim, Olcay’ın üslubunu taklit etmeye çalışırken, aslında kendi içindeki canavarı beslemişti.
Selin, Olcay’ın ölüm haberini gazetede gördüğünde içindeki tüm köklerin kuruduğunu hissetti. İçinde ne öfke kalmıştı ne de nefret; sadece kocaman, dipsiz bir sessizlik. İstanbul’daki dairesini boşaltmaya, İzmir’e taşınmaya karar verdi. Gitmek, insanı hafifletir sanıyordu.
Taşınma arifesinde, son kez zihnini sakinleştirmek için Beyoğlu’nun o labirent gibi ara sokaklarına bıraktı kendini. Asmalımescit’teki eski bir sahafın kapısında durdu. Raftaki kitaplara öylesine göz gezdirirken, gözü üst raftaki imzalı ilk baskı bir Sisler Bulvarı’na takıldı. Kalbi hızla çarptı. Heyecanla kitabı aldı.
Parasını ödemek için çantasını açtı. Cüzdanını ararken, elindeki diğer şeyi, Olcay’ın ona yıllar önce o serin ekim akşamı getirdiği o ilk baskı Ekim Akıbeti’ni tezgâhın üzerine bıraktı. Parasını ödedi, Sisler Bulvarı’nı göğsüne bastırdı ve kapıya doğru yürüdü. Kitap tezgâhta unutulmuştu.
Sahaf arkasından seslendi:
“Hanımefendi! Kitabınız kaldı!”
Selin dönmedi.
Belki duymadı.
Belki duydu da geri bakmak istemedi. O sıralar başka bir şehre taşınmanın arifesindeydi. Geri bakmak, geride kalana teslim olmaktı.
Yıllar sonra bunu anlatırken şöyle diyecekti:
”Nesneler insanlardan daha akıllıdır. Ne zaman gideceklerini bilirler. İnsan unutmak için taşınır. Eşyalar hatırlamak için kalır.”
Aradan uzun yıllar geçti.
Deniz adlı genç bir edebiyat tutkunu, Beyoğlu’ndaki eski bir sahafta dolaşıyordu. Parmaklarını kitapların sırtında gezdiriyordu. Yaşlı sahaf ona baktı.
”Ne arıyorsun?”
Deniz omuz silkti. “Galiba beni değiştirecek bir kitap.”
Sahaf kahkaha attı. “Evladım, insanı kitap değiştirmez. İnsan sadece değişimini bir kitaba borçlu sanır.”
Onu üst kata çıkardı. “Okunması Gerekenler” rafında Deniz kitap sırtlarını okumaya başladı. Ermiş. Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Kara Kitap. Kinyas ve Kayra. Tam o sırada ince, sade kapaklı bir kitap dikkatini çekti: Ekim Akıbeti. İlk baskı.
Deniz kitabı eline alınca yaşlı sahaf sigarasını yakıp uzaktan baktı.
”Bazı kitaplar seni seçer,” dedi. “Özellikle ikinci el olanlar. Çünkü ilk sahibinden sağ çıkmışlardır.”
Deniz kitabı satın aldı. Eve gider gitmez heyecanla açtı. İç kapaktaki ithafı görünce eli titredi:
Sevgilime, kalbimle beraber verdiğim en büyük hediye.
Her satırında sen varsın.
— Olcay Tunç
O gece sabaha kadar uyumadı. Müstehar’ı araştırmaya başladı. Sonra Olcay Tunç’un eski öykü kitabını buldu: Gülümseme Pratiği. Üslup aynıydı. Cümlelerin ritmi, melankolinin biçimi, insanı ansızın yakalayan o kısa aforizmalar…
Ama Güz Sonu romanının yarısından sonra bu ritim bozuluyordu. Cümleler uzuyor, virgüllerin yerini kurallı noktalama işaretleri alıyordu. Çünkü bazı okurlar polisiye değil, üslup çözerdi. Deniz odasında fısıldadı: “Burada iki farklı yazar var.”
Bir gece internette eski forumları karıştırırken yıllar önce açılmış bir başlığa rastladı: “Gülümseme Pratiği hakkında düşünceleriniz?”
Yorumların çoğu sıradandı. Ama bir kullanıcı adı dikkatini çekti: SelinK.
Yorum şöyleydi:
“İnsan sevdiğine birinin yazdıklarını okurken tarafsız olamıyor. Bazı öykülerine kızdım. Bazılarında kendimi gördüm. Ama sanırım en kötüsü şu: Bir insan seni senden daha iyi anlatabiliyorsa, bir gün senden daha iyi unutabilir diye korkuyorsun. Yine de… Her zaman beraber gülebilmek dileğiyle.”
Deniz’in boğazı kurudu. Çünkü bu bir okur yorumu gibi değildi. Birine bırakılmış özel bir mesaj gibiydi. Ama asıl tuhaflık yorumun altında başladı. Üç dakika sonra başka bir kullanıcı cevap yazmıştı. Kullanıcı adı: Gülümseme Pratiği. Tek mesajı buydu:
“Bu kitapla ben her zaman seninim.”
Deniz uzun süre ekrana baktı. Gazeteler ve televizyonlar Müstehar’ın peşindeyken, bazı insanlar birbirine mektup yazar, bazılarıysa internet forumlarında, kimsenin dikkat etmediği yorumların içine saklanırdı.
Deniz sonunda Selin’in profilindeki eski e-posta adresine bir mesaj gönderdi.
Devamı var: 10/3