Gülnihal Güldemler
301 numaralı hastane odasının kapısında durakladı.Bir an nefesini tuttu, sonra yavaşça verdi. Kalbindeki sıkışma geçmedi. Kapının yanındaki sandalyeye oturup ellerini dizlerinde kenetledi. Birkaç saniyelik sessizlikte, kendi kalp atışlarını bile duyabiliyordu.
Elindeki beyaz karanfillere baktı. Ne garip… Bu çiçekler, Aysel’den uzun yaşayacaktı. Oysa beyaz karanfiller onun en sevdiğiydi; her doğum gününde, her küçük kavga sonrası uzlaşmada hep onlar vardı.
Koridorda ayak sesleri yankılandı. Telaşla geçen doktorlar, hemşireler… Üzerlerinde bir ölümsüzlük perdesi var gibiydi. Kendilerinden emin adımlar, soğuk yüzler… Oysa burada, ölüm bazen bir kapı aralığında bekliyordu.Ayağa kalktı. İçinden sessizce dua etti: “Allah’ım… bana güç ver.”
Kapı koluna uzandı. Metal, buz gibi soğuktu. Parmağını cama dokundurdu, yansımasına baktı. Gözleri kızarmış, yüzü darmadağındı. “Aman Allah’ım… Aysel içeri girer girmez anlar halimi” diye düşündü.
Hastaneye ilk gelişleri aklına geldi. O zaman durumun ne kadar ciddi olduğunu tam kavramamıştı. Onkoloji tabelasına giden yolda sıra sıra mavi çamlar vardı; muntazam kesilmiş, yemyeşil. “Ne kadar güzel” diye geçirmişti içinden. Oysa o çamların gölgesine böyle bir acıyla sığınacağını bilse…
Teşhis konduğunda, yüreğine tonlarca ağırlık çökmüştü. Doktor, uzun bir sessizlikten sonra, “Düşündüm de… eşinize bu haberi siz verseniz, hem de yumuşatarak” demişti.
Yumuşatarak mı? Ölüm, nasıl yumuşatılırdı ki? Bir ay ömrü kalmıştı. Bunu söylemenin şefkatli bir yolu olabilir miydi? Üstelik çocuklar vardı… Büyümüş olsalar da, annelerinin öleceğini duymak… onları paramparça ederdi.Derin bir nefes aldı. Kapıyı açtı.Yatakta, pembe sabahlığıyla uzanan Aysel, her zamankinden daha solgundu. Teninde sarının ağır bastığı bir renk vardı. Gözleri yorgun, ama gülümsemesi hâlâ aynıydı.
— “Canım… geldim,” dedi. Sesinin titrediğini saklamaya çalıştı. “Bak, sana sevdiğin çiçeklerden aldım. Çocukların selamı var. Akşam annen onları getirecek.”
Aysel, çiçekleri kokladı.
— “Beyaz karanfil… Ne zamandır görmemiştim. Hatırlıyor musun, düğün günüme de böyle bir demet getirmiştin?”
Bir süre, hava durumu, yemekler, hemşirelerin ilgisi üzerine konuştular. O, asıl mevzuya giremedi. Her kelimenin ardından içinden “Şimdi mi söylesem?” diye geçirdi.
Limon kolonyasını aldı, avuçlarına döktü. Serinlik parmak uçlarından içine yayıldı. Aysel’in ellerine de sürdü. Parmaklarını tutarken, gözlerine baktı.
— “Aysel…” dedi, sesi çatallandı. “Sana söylemem gereken bir şey var.”
Aysel’in yüzündeki gülümseme hafifçe soldu.
— “Biliyorum,” dedi yavaşça. “Bedenim söylüyor zaten.”
Adam, başını eğdi. Yutkundu. Bir damla yaş, kolonyanın limon kokusuna karıştı. Konuşmaya başladı…