(Ege’nin bir köyü… yaz sonu… domatesin en tatlı zamanı.)
“Serin bir sabah esintisiyle uyanmıştı Süleyman Dede. Yetmiş sekiz yaşına merdiven dayamıştı ama hâlâ her sabah saat yedide kalkar, çayını koyar, üstüne karısı Nazife’yi uyandırır, sonra cam kenarındaki iskemlesine oturup gelen geçeni seyrederdi.”
O gün sabah, çaydanlık fokur fokur kaynarken Süleyman Dede, cam kenarına geçmeden önce içeri
seslendi:
— Nazifeee! Kalk gari, su kaynadı!
Nazife’den ses seda yok. İçerideki odadan bir tıkırtı bile gelmedi.
Bir daha bağırdı:
— NAZİFEEE! DUYMUYON MU GIZZ?
Yine tık yok. Kendi kendine söylendi:
— E, bu kadın da iyice sağır oldu be… Geçen gün de pazarda “yumurta” dedim, “hurma mı?” dedi.
Yandık ki ne yandık!
O gün çayını içerken karar verdi. “Dün sabah gazetede okuduydum, ben iyisi mi bu karının kulağını bi
test edeyim gari, doktorcuğa gitmeye yanaşmaz bu inatla.” Planını kafasında kurdu. Bilimsel bir yöntemle Nazife’nin gerçekten duyup duymadığını anlayacaktı. Kasaba, yazın son demlerini yaşıyordu. Gölgeler uzamış, kavunlar iyice şekerlenmişti. Köy meydanında dedikodu kazanı çoktan harlanmıştı. Berber İsmail, kahveci Ramazan, muhtar Ercüment Emmi ve kasabanın baş dedikoducusu Zekiye
Abla, her zamanki gibi kahvenin önünde toplaşmış kaynatıyorlardı.
Zekiye Abla, bastonunu sallaya sallaya söze girdi:
— Dün gece Nazife’nin camında ışık sabaha kadar sönmedi. Tabii ne oluyo diyen benim de gözüme
uyku girmedi be ya. Bi’ şeycikler oldu o evde amma… Bence Süleyman yine horladı, kadıncağızı
uyutmadı, kapıdan uğrar öğrenirim ben hemencecik!
Muhtar Ercüment gazetesinden kafasını kaldırıp, gözlüğünün üstünden bakarak söze karıştı:
— Ben diyom ki, Süleyman kesin yine sabah toruna mesaj atcem diye radyoyu açtı, kadını deli etti.
Berber İsmail sakalını sıvazladı:
— Valla ben bi’ şeycik diyemem ama Süleyman bu sabah camdaydı seslendim cevap vermedi. Çok
düşünceliydi… Kafasında bi tilkiler dönüyo da acep ne?
Aynı saatlerde, Süleyman Dede evde planını devreye sokmuştu. Nazife mutfakta yemek hazırlığına girmişti. Süleyman oturma odasının köşesinden seslendi:
— Nazifeee gıızz, ne var yemekte gari?
Ses yok.
Antreye yaklaştı:
— Naaazifee! Ne pişiriyon gız?
Yine yok. Mutfağın girişine geldi. Kadının sırtı dönüktü. Tencereden buhar hafifçe pencereden dışarı
süzülüyordu.
— Hanım, ne var akşama yemeğe?
Yok.
En son dayanamayıp tam arkasına geçti, kulağına doğru eğildi:
— NAZİFE DİYOM SANA KIZZ, N’VAR YEMEKTE?
Nazife bir anda döndü, kaşlarını çatıp gözlüğünü yukarı itti.
— Beşinci defa söylüyorum Sülüüüm! TAVUK HAŞLADIM TAVUKK!
— Ne lavuğu Nazife! Haaangi lavuk!? Kimmiş o lavuk!? Nerede bu lavuk!?
Koştu camdan dışarı baktı. Kadın bir an durdu, sonra gözleri büyüdü, elleriyle havayı yumrukladı:
— T-A-V-U-K! Tavuk! Horoz değil, tavuk! Duymuyon mu sen beni be adam?
Süleyman dede durdu, eliyle kulağını ovaladı.
— Ne bağırıyon be kadın sağır mı va karşında…Duyduk işte, sen iç merak etme ben şincik o lavuğu
aramaya kahveye gidiyom.
Süleyman kendi kendine yolda söyleniyordu. “Bu kadın da pek bir sinirli oldu ya, O lavuk mu bir şey
etti acep.” “Yalnız akşama ne yemek var halen bilmiyom, amaan artık ne çıkarsa kısmete, be yaa”