Ertan Armağan
Kalenin limana doğru uzanan kısmında çıkan yangın; şehrin savunmasını güçleştiriyor, sivillerin moralini bozuyordu. Denizden ve karadan eş zamanlı saldıran iki farklı düşmana karşı mücadeleyi yöneten Emir Ali Bey; yerlilerin yangını söndürmede isteksiz davrandığını gördükten sonra, onların Zimba kabilesi ile ortak hareket ettiğini, yeni idrak edebilmişti. Üç yıldır savundukları Mombasa kalesi düşmek üzereydi. “Ah Ahmed Paşa yetişse! Bu canlar hiç uğruna gidecek, evlatlarım benim” diye iç geçiren Emir Ali Bey, kalenin kara kısmını savunanların başında bulunan Dağdeviren Hasan ile doğu kısmındakileri idare eden Tek Göz Murad’ın gayretlerini görünce az önceki vesvesesinden utandı. “Ne diye boşa umutlanırsın Emir Ali, Ahmed Paşa intikamımızı alır elbet. Öleceksek savaşarak ölürüz. Şehadet şerbetini kana kana içeriz. Ahrette yüzümüz ak olur.” diye haykırdı. Bey, elindeki kovayı yangını söndürmek yerine kimseye belli etmeden yere döktüğünü zanneden yerliyi görünce sinirlendi. Otuz metreden hançerini göğsüne sapladı. Durumu gören diğer yerliler daha istekli çalışmaya başladılar.
Limanın iki tarafında geniş sahil hattı bulunmaktaydı. Hint okyanusu kıyısında mercan adası üzerine kurulmuş bir liman şehri olan Mombasa, üç yıldır Osmanlılar tarafından idare ediliyordu. Emir Ali Bey yerlilerin Portekizlilere karşı yardım istemesi üzerine Yemen valisi Ahmed Paşa tarafından gönderilmiş, Portekizlileri yenip onları Mombasa’dan çıkarmıştı. Üç yıl içerisinde merkezden istediği yardımları alamayan Emir Ali Bey, şehri kurtaramayacağını biliyordu. Bey, kara kısmından saldıran Zimba savaşçılarına karşı surları beraberindekilerle savunan Dağdeviren Hasan’ın yanına gitti. Dağdeviren, isminin hakkını veriyor, güçlü düşman savaşçılarını öldürüyordu. Otuz yaşında, beyaz tenli, kumral, uzun saçlı ve uzun boylu askerdi Hasan. Tüfek atışlarını, ok atışları izliyor; kaleye tırmanmaya çalışan düşman savaşçılar mızrak ve kılıç darbeleri ile durduruluyordu. Emir Ali Bey askerlerinin gayretini gözleri dolarak izledi, Dağdeviren Hasan’a: “İsminin hakkını verirsin, aferin oğlum. Askerin yarısını al. Liman kısmına git. Zimba köpekleri için bir planım var. Murad oğlumla beraber öldürebildiğiniz kadar Portekizliyi öldürün. Onlar ne kadar azalırsa o kadar iyi. Akşama kadar dayanırız. Hainler, gece güçlerini toplayıp tekrar saldıracak. Gecenin karanlığı ihanet edenler için fırsat. Bizim de bir planımız olacak. Murad ile yanıma geleceksiniz, anlatacaklarım olacak.” dedi. Hasan, zor durumda değillermiş gibi dinledi söylenenleri, “Emrin olur Beyim” diye cevapladı. Üç yüz kadar askerle Tek Göz Murad’ın yardımına gitti. O esnada Emir Ali Bey burcun en yüksek yerinden Zimba kabilesi lideri Kasike’yi gördü. Uzun beyaz tüylü bir şapkası, dizlerinin altından uzanan püsküllü ayakkabısı, elinde mızrağı ve uzun tahta kalkanı ile mağrur görünüyordu. Bey, “Hain Kasike, bunun bedelini ödeyeceksin!” diye söylendi.
Beyin emri ile Osmanlı askerleri tüm mermilerini, oklarını kullanmaktan çekinmiyordu. Ellerindeki üç topla defalarca başarılı atışlar yapmışlardı. Yangının kontrol altına alınması ile yerliler diğer ayak işlerinde kullanılmaya başlanmıştı. Mermileri ve topları idareli kullanmayı öneren askerlere: “Saldıran on bin Zimba, üç bin Portekizli var. Biz bin kişiyiz. Kazanmak imkânsız. Cenneti hak edelim.” demişti. Bey’e sadık olan Osmanlı leventleri, iki bin yerli ile bine yakın Portekizliyi akşama kadar öldürmeyi başarmıştı. Osmanlı tarafında ise üç yüz şehit vardı. Portekizlerin top atışları surlara ciddi hasar vermişti. Akşam olduğunda düşman geri çekilmiş, ikinci saldırı için hazırlık yapıyordu. Emir Ali Bey, Tek Göz Murad ile Dağdeviren Hasan’a görevlerini anlatıyordu: “Bana bakın yiğitlerim, bunlar benim bu hayattaki son emirlerim. Akşam saldırısı başlayınca surların liman kısmındaki gediklerden filikalara ulaşın. Portekizliler artık karadan saldıracak. Toplarını karaya çıkardılar. Fark edilmezsiniz. Filikalara ulaştıktan sonra Kilindini kanalını aşın, bir günde Mikoko sahiline varırsınız. Oradan, Miritini’ye gidin. Aslanlara dikkat edin. Miritini’de Zubav’ı bulun. Zimba kabilesinden olup bize ihanet etmeyecek tek yerli o. Kasike, günler süren kutlamalar düzenlyecektir. Orada, Zubav’ın yardımı ile onu öldürün. Göreviniz bitince önce Somali’ye, sonra Yemen’e gidersiniz. Olanları anlatırsınız. Buradaki hazırlıklar tamam. Haydi aslanlarım, sizler sayesinde gözüm açık gitmeyecek!” Hasan’ın gözleri doldu. Murad, söylenenleri Hasan’a göre daha sakin dinledi. İkisi de askerdi, Emir Ali Bey’in ellerinden öptüler, vedalaştılar.
Gece çöktüğünde surların hasarlı kısmından kale dışına çıktılar. Sahildeki filikalara doğru koşmaya başladılar. Osmanlı’nın bölgedeki son günü olduğunu anlayan yerlinin biri filikaları birbirine bağlayıp götürmeye çalışıyordu. Üç hilalli yeşil Osmanlı bayrağını yere düşürmüştü. Hasan tereddüt etmeden yerliyi öldürdü. Bayrağı aldı. Murad, “Sen böyle düşünmeden mi vurursun hep?” dedi. Hasan gülerek: “Düşünmek senin işin Murad Ağa, ağır olan sensin hızlı olan ben. Ne dedi Emir Ali Bey? ‘Biriniz akıl taşır, biriniz güç taşır. Bu şekilde bir yol bulup öldürün Kasike’yi’ demedi mi?”. Tek Göz Murad, Portekizliler ile yapılan deniz savaşında sol gözünü kaybetmişti. Hasan’a göre kısaydı. Kırk yaşında, güçlü görünümlü, yuvarlak yüzlü, mavi gözlü, kıvırcık sarı saçlıydı. Emir Ali Bey ona her zaman “Sen Enderun’da okumalıydın. Kafan zehir gibi.” derdi. Murad, “Bana bak, kalede de beni hiç dinlemiyordun. Adam öldürecek zaman var, öldürmeyecek zaman var. Yerliye, Zimba ile ilgili sorular sorabilirdik. Bir daha bana sormadan iş yapma.” dedi. Murad’ın söylediklerini gayriciddi dinleyen Hasan, küreklere asılmaya başladı. “Kızma be Murad Ağa, su akar yolunu bulur. Bak denizdeyiz. Hahaha” diye gülmeye başladı. O esnada kaleye doğru top atışı yapıldı. Kaleden tek tek top atışları ve tüfek atımları ile karşılık veriliyordu. Zimba savaşçıları ile Portekizlilerin saldırırken çıkardığı uğuldamalar Hasan ile Murad’ın kulağında yankılanıyordu. Hasan, “Bak sen şu işe, savaşırken bu kadar büyük bir bela ile uğraştığımızı fark edememiştim.” Dedi. Murad, giderek uzaklaşan kaleye doğru bakarak cevap verdi: “Birazdan hepsi şehit olacak, Allah rahmet eylesin.” Diye dua etmeye başladı. Murad’ın anlattıklarından sonra az önceki zevzekliğinden utanan Hasan, küreklere daha hızlı asılmaya başladı.
Hiç durmadan ve sırayla kürek çektiler, akıntının lehlerine olması sayesinde sahile bir günden önce vardılar. Akşam olmak üzereydi. Mikoko sahiline daha önce gitmişlerdi. Burada çok fazla ağaç vardı. Mombasa’ya göre daha az insanın yaşadığı Miritini’ye giderken önce ormanın içinden geçeceklerdi. Ondan sonra savanayı aşıp Miritini’ye varacaklardı. Murad, ağaçlardan bildiği meyveleri toplamaya başladı. Hasan ise iç kısımda bir ateş gördü. Bölgenin yerlileri ateş başında eğleniyordu. “Buralarda ahır olmalı!” diye düşündü. Kendini fark ettirmeden evlere yaklaştı. Ahır olduğunu tahmin ettiği yere girdi. Haklı çıkmıştı. Atın, birisine binip diğerini de yanına alırken girişte bir çocuk gördü. Eliyle susmasını söyledi. Cebinden akide şekeri çıkardı. Bu beklenmedik rüşvet çocuğun hoşuna gitmişti. Ahırdan ayrıldı. Hasan evlerin oradan, karanlığın içine doğru at sürdü. Sahile vardığında Murad onu bekliyordu. “Aferin Hasan, bu atlar hazine gibi oldu bize!” Murad çok mutlu olmuştu.
Miritini’ye vardıklarında Zubav’yı bulmaları zor olmadı. Yanlarındaki gümüşler ile yerlilerden kolay bilgi edinmişlerdi. Murad’ın fikri ile giydikleri Portekiz kıyafetleri, onların dikkat çekmelerini engelliyordu. Bölgenin bilgesi ve şifacısı olan Zubav, Emir Ali Bey’e hayatını borçluydu. Zamanında, Portekiz saldırılarına maruz kalan köyünde idam edilmek üzereyken Osmanlılar tarafından kurtarılmıştı. Elli beş yaşında, vücudunun üst kısmı çıplak, boynunda kemikten kolyeler vardı. Zubav, kendisine geldiği söylenen iki Portekizlinin Türk olduklarını rahatlıkla anladı. Türklere bozuk Türkçesiyle, “Durum sizler için kötü, Emir Ali Bey’i yakaladılar. Zimba kabilesi, yedi. Askerleri yedi. Çok üzgünüm.” Murad ve Hasan bir daha intikam yemini ettiler.