Bir An(ı) Hasbihal

b

Duygu Tanıdı

Kimi insanlar hayata tutkuyla bağlıdırlar, her şeyi aşkla yaparlar. Büyük bir istekle yemek yediğinden zevk alır, iştiyakla koşar, güler, oynar veya tam tersi melankolinin de dibine vurup acının en kalın örtüsünü ruhuna giyinir. Hıçkırıkla kahkaha bu insanların derunlarındaki gerçekleridir. Başkaları da bu insanlara duygusal der. Oysa onlar için bu tabir yeterli olmayıp yüzeysel kalır. Onlar, insanı insan yapan duygu mefhumunu daha samimi, daha çıplak ve daha daha hissederek yaşarlar ki deliliğe açılan kapılardan biridir bu aynı zamanda.
Bendeniz de böyle insanlardan birisiydim. Başkalarında nasıl oldu bilmiyorum ama benim tecrübemde var olan durum, itidale yaklaşmama vesile oldu. O da küçük yaşlardan beri gerçekleşmeyen bir arzumla uzun yıllar mücadele etmemle oldu. O arzu hiç gerçekleşmedi, ben hep istedim. Senelerce istedim. Usanmadan istedim. Aynı hıçkırık ve kahkaha insanları gibi kimi kez ağlama nöbetlerine tutularak kimi kez de umutsuz bir karanlık sabah gibi bekleyerek ya da falcılardan medet umarak (ibadetlerimi yerine getirmeye çalışmama rağmen)… Ama o arzum gerçekleşmiyordu. Hep devam ediyordu, içimde yolunu bulmaya çalışan bir yük katarı gibi. Yüklüyordu bana ne varsa. Ne var etmişsem onun için. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyordu. Üniversiteyi kazanıyor, üniversiteden mezun oluyor, iş arıyor, iş buluyor, arkadaş kaybediyor, yeni arkadaşlar buluyor, dostlarımın başını ağrıtıyor, anneme manevi ağırlık çöktürüyor vs. Her şey oluyordu ama o arzum olmuyordu. İsyan nöbetlerine tutuldum. Demem gereken o ki kendi nefsime zulmettim. Çünkü yaptığım tek şey hıçkırık ve kahkaha insanı olarak o arzuya kilitlenmekti. O olacak ve her şey çok daha güzel, anlamlı olacaktı. Hayatım değişecek, hiç tatmadığım bir renk tadacağım ve kirpiklerimden mutluluk gözyaşları akacaktı. Herkesin tattığı bir rengi vardı, herkes uzun yılar değişik şekillerde bu rengi yaşıyorsa ben de yaşayabilirdim. Benim eksiğim neydi ki? Ben de bir insandım ve Allah kullarını üzmezdi. Hem beklediğim için bana daha da güzeli olabilirdi. Diğer renklerde gördüğüm gibi olmayan, daha güzel… Hem ben Allah’a karşı gelmiyordum, hiç gelmemiştim. Ben Rabbimi seviyordum. O da beni severse bana istediğimi verirdi.
Ama olmadı. Çünkü hayatımı her şeyiyle belirleyen ben değildim. İlahi bir kudretin çizdiği sınırlar dahilinde yaşıyordum ve kadere iman etmediğim için de sıkıntıya dûçar oluyordum, arzuma değil…. Kendime yaptığım bu manevi işkencenin bana ne zararları olmamıştı ki? Bir kere üzdüm de üzdüm şirin canımı. Buhranlar yaşadım, kendimi dövdüm, kendime sövdüm, ümitsizleştim, kabuğuma çekildim, gelişimimi engelledim. Ben okumayı seven bir zat olmama rağmen okuduğumdan zevk almayan, hayattan zevk almayan bir insan oldum. Aslında en önemlisi de günaha girdim. İlahi iradenin muradına karşı çıktığım için. Günahı davet ettim. Zararım sadece kendime olmadı ki. Keşke öyle olsaydı. Dostumu, annemi üzdüm. Evimize negatif enerji yükledim. Başkaları benim için üzüldüler. Çünkü beni seviyorlardı. Bense kendi afaki ve icat ettiğim derdim yüzünden melankoliyi kendime ve benimle temasa geçen herkese o ya da bu şekilde yayıyordum. Çünkü istediğim, ben istemedikçe olmuyordu; istedikçe istemem artıyor, arttıkça olmuyor, olmadıkça üzüntüye boğuluyordum. Dedim ya, o arzuya kilitlenmiştim. Gönül gözüm başka bir şey görmüyor, işitmiyor, istemiyordu. Benim imtihanlarımdan biri buymuş meğer. Bilmiyordum. Bilenle bilmeyen bir olmuyordu. Ben de bilmiyordum. Şimdi bilmediğimi bildiğim için bu şuura şükrediyorum. Gaflet bu dünyadaki düşmanlarımızdan birisiymiş meğer. Kendimizi düşürdüğümüz bir kuyu, belki başrolünde oynadığımız, senaryosunu yazdığımız bir film çekimi… Sonunun nasıl bittiğiyse bir düş olan bu dünya sahnesinde çektiğimiz, takdir-i ilahi olan bir film.
Tam bu vazgeçişe yaklaştığım zamanlarda İslam dinini anlatan kitapları daha çok ve dikkatli okumaya başladım. O ilmi ve faydalı eserlerde öğrendiğim şeylerin başında şu öğüt gelmekteydi; İtidalli olun. Sırat-ı Müstakim’in özünü anlayın. Kilit nokta burasıydı. Herhangi bir olayda veya insani durumda konu ne olursa olsun, aşırıya gitmek ancak ve ancak nefse zulme sebebiyet veriyordu. Beylik ve son derece doğru laflarımızdan olan “İnsanın kendi kendine yaptığını başka kimse yapamaz. ” sözü yine geçerli oluyordu. Benim imtihanım da kendimleydi. Şimdi anlıyorum ki duygularımla kurduğum ilişki önemliydi. Ben hemen kapılıyor ve en sahici şeklide yaşıyordum onları. Bu da büyük yıkımlara sebebiyet veriyordu.
Hayatta aradığını bulamamak da bir getiriymiş meğer. Büyük bir nimetmiş. Bu dünyayla bağlarının kopmasına vesile olan hoş bir aracıymış. Yeter ki insan farkına varsın…
Ben ileride benim bu arzuma kavuşup kavuşmayacağımı bilemem. Çünkü kul, Allah’ın ne murat ettiğini kader vuku bulana kadar bilemez. Bu sebeple ön yargıda da bulunup yaptığım hatayı tekrar yapmaktan Allah muhafaza! O zaman ben artık sınırsız istemekten vazgeçtiğim bu arzu ikliminden sıyrıldığıma göre artık ne yapmalıyım? Yapılması gereken basittir aslında. Hayat basittir çünkü. Formül ise şudur; halde kal ve hizmet üzere yaşa. Çünkü Allah haldedir ve Müslüman kendisi ve diğer her şey için sorumluluk duygusuyla doludur.
Allah herkese selametler ve kadere iman ile rızasına nail olmayı mazhar etsin…

Related posts

Birey ve Anne Olarak Toplumsal Sorumluluğumuz

Türkülerin Hikayesi

Haftanın Yeni ve Dikkat Çeken Yabancı Filmleri