Bu şehre ilk kez kucağımda iki aylık bebeğim ve dört yaşında oğlumla geldiğimde sizin anne, benim babaannem dediğim insanı kaybedeli dört ay olmuştu. Acım çok tazeydi. Birdenbire koskoca dünyada kimsesiz kaldığımı hissetmiştim. Kötü duygudur. Eliniz ayağınız yok gibi bir şey. Koskoca dünya sessize alınmış, kimse sizi duymuyor gibi. Dünyanın benden haberi yok, beni umursamıyor gibi.
Çaresiz, yapayalnız, yabancı hissettiğim bu şehre, bu duygularla gelmemle adının gurbet olduğunu algılamam aynı ana rastladı.
Evin zili olduğunu bile aylar sonra “Hoş geldin.” demek için kapımı çalan, benimle aynı yaşlardaki komşum sayesinde fark ettim…
Aslında şehrin karmaşasını kıskandıracak kadar küçük, şirin bir sahil kasabasıydı gençliğimi tükettiğim bu yer.
Her küçük, şirin sahil kasabasında olduğu gibi yanlış anlaşılmamak adına azami gayret göstermenin gereksizliğini o yaşlarda anlayabilmeniz mümkün değil, velev ki anarşist bir ruha sahip değilseniz.
Ayrıca insanların dedikodu adına her koşulda üretici olacağını düşünemiyorsunuz, sizden enerji alsın ya da almasınlar.
Evimize gelince bir yanı cadde diğer yanıysa sokak.
Her saat başı arabalı vapur yanaşır iskeleye. Caddeden geçen kamyonların gürültüsünden nem kapar bebeğim… Bir ağlar ki susturabilene aşk olsun. Bütün gün cebelleşiriz kendisiyle.
Ve her gün sokaktan bir kadın geçer. Orta yaşlarda. Kilolu olduğundan sağa sola yalpalayarak yürür. Üzerinde mevsimine göre ya sarkmış gri kaşe bir palto ya da eskilikten ilmekleri kaçmış, rengi solmuş, esnemiş bir hırka. Başında kimi zaman desenli bir yemeni olur kimi zaman da iki örük yaptığı gümüş rengi saçlarını kulaklarından aşağı özgür bırakır. Kaç gün öncesinden örmüş olduğunu yanlarından sağa sola savrulan pürçeklerinden anlarsınız.
Sabah caddeden yukarı çıkar, akşam üzeri sokaktan aşağı iner…
Bazı sabahlar üst katımda oturan ev sahibim çay verir ona, gazete kağıdının üzerinde biraz da kahvaltılık. Kendince sevap yaptığını düşünür.
Bir gün bardakları attığını itiraf etti bana.
Elinde değildir bazı insanların korkar hastalıktan, mikroptan.
Emin olun, bunun için kimseyi kınamam çünkü her ailede vardır böyleleri. Titizlik kumkumaları.
Sordum bir gün ev sahibime kadının kim olduğunu, geçmişini, neden bu halde olduğunu?
“Ona burada Deli Ayşe derler.” demişti ev sahibim.
Ah işte tam da bu.
Her delide bir veli arayışı varken bende, Ayşe beni mıknatıs gibi çekti kendine.
Hayat hikayesi inanılmaz hazindi… İnsan boş yere delirmiyormuş gerçekten.
“Cami yıkılsa da mihrap yerinde.” dedirtecek kadar güzeldi. Eşinin zulmüne, eziyetine dayanamayıp ayrılmaya kalkmış. Evlâdını almışlar elinden, ahır gibi bir yere bağlamışlar. İşkence etmişler. Evladını göstermemişler. Bağlı olduğu yerde aklını yitirmiş. Bundanmış bu hale gelmesi. En büyük zaafı çocuklarmış. Her gün çarşıda gezinir, kızdırırlarsa taşa tutarmış adamları. Aklını yitirdikten sonra özgür bırakmışlar kadını. Hikayesini iki üç satırla geçiştirerek anlatmak bile zorken bir ömrün heba olmasına içim acıyor.
Bir gün sokağa açılan penceremin yavaş yavaş çalındığını duydum, o şehre geleli çok zaman olmamasına rağmen.
Önce “Açmasam mı?” dedim ama kendisine ilgi gösterilmediğinde kapıyı pencereyi indirdiğini de öğrenmiştim Ayşe’nin.
Neyse ki demir parmaklık vardı. Daha önce “Deli” diye adlandırılan hiç kimseyle yüz yüze gelmediğimden
korkarak açtım pencereyi.
“Kızım bana bir bardak su verir misin?“ dedi.
“Tabii teyze.” deyip getirdim.
Önce içti suyu, sonra cebinden bir avuç çekirdek çıkardı ve dört yaşındaki oğluma verdi.
“Al çocuğum.” demeyi ihmal etmeden.
Fark ettim ki çocuklara hiç deli değil. Oğlumun başını okşarken gözünde gördüğüm merhamet, gözlerimdeki yaşla çakıştı…
Deli değil, gerçekten veliydi o an gözümde. Sevgisinin büyüklüğünü hissettim. Sordu bana “Kimin kimsen yok mu?” diye. Belli ki en çok kimsesizlik yakmıştı canını. Çocuklarımla kendi dilince konuştu. Onlara her gün kendisini pencerede beklemesini söyledi. Ben yoktum. Bir ayindeydi sanki onlarla konuşurken. İlk kez yok sayılmak zor gelmedi bana. Onlara “Allaha ısmarladık. ” deyip el sallarken geriye dönüp bir bardak su daha istedi. Belli ki ayrılmak istemiyordu. Bardağı eline verince günlerce susuz kalmışçasına kana kana içti.
Sonra yıllardır aklımdan çıkmayan şu cümleyi kurdu. “Kızım, insanlar benden tiksiniyor. Bu bardak benim olsun.” dedi ve beni bitirdi.
Biliyordu, belki de hissediyordu. Belki bir lütuftu bu hissiyat onun hayatla mücadelesinde.
İnsanlık adına ben utandım. Ardından dolan gözlerle bakarken o yine birilerine sinirlenmiş, ana avrat dümdüz gidiyordu. İlginç olansa kimse üstüne alınmıyordu.