Yazar: Nilüfer SEDEF
Bundan yıllar önce “Acıyla yaşamayı öğrenmek lazım.” demiştin bir sohbetimizde. “Öyle ya, öğrenmek lazım.” diye cevap vermiştim ortak bir düşüncede mutabık kalmanın verdiği o tanıdık hazla. Bir dostun acısına dayanmanın ne kadar güç olacağını nereden bilirdim o zamanlar.
Hele de senin acına. Kalbim ateşe düşmüş bir çıra gibi cayır cayır yanarken onu göğüs kafesimden söküp atmak için ne kadar çırpındığımı bilemezsin. En acısı da her üzüntümde koştuğum o omuzun artık orada olmayışı. Şimdi ben küle dönmüş o çıra ile ne yapayım?
Beraber yürüdüğümüz okul yollarına mı savurayım, yoksa ilk aşk acımda benimle ağladığın sahil yolundaki o banka mı? Ya da “İyi hissetmiyorum.” dedim diye beni zorla götürdüğün hastanenin bahçesine mi savurayım?
Ah dostum…
Bu acı bedenimde olsaydı yine çözülürdü elbet. Ama ruhumda ki yara nasıl iyileşir? Ne demiş Nesimi:
Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur
Bedenimde değil, ruhumda sızı,
Görünmez bir yara, acısı çoktur
Bedenimde değil, ruhumda sızı.
Kaç kış gerekir birine senin yerine “dost” diyebilmem için? Otuz yılı devirmiştik daha geçen yaz seninle. Bir otuz yılım daha var mı sence? Yok değil mi?
Senin artık bu dünyada olmadığının hakikati kadar gerçek
Ah dostum…
“Bu acıyla nasıl yaşayacağım?” diye sorsam ne derdin bana,
“Acıyla yaşamayı öğrenmek lazım.” mı derdin yine?
Ama sen hiç dost acısı yaşamadın ki.