“Aferin sana!” derdi anam bana, iyi bir şey yaptığımda. Daha doğrusu onun istediği şeyi yaptığımda. Daha da doğrusu, yaşadığımız köye uygun bir davranışta bulunduğumda. Neler
Doğa ananın kucağından ayrılıp gökyüzünün o uçsuz bucaksız ruhuna karışarak süzülüyorum evime doğru. Beni içine alıp sarmalayan o sonsuz atmosferde üzerimde taşıdığım tüm
Yemyeşil çam ağaçları kokularını havaya karıştırıp da ciğerlerime kadar ulaştırmıştı. Ellerimdeki yük ağırdı fakat ormana girdiğimizden beri tüy kadar hafiflemiştim. İnsan bazen elinde, sırtında olanca
Yazar: Nilüfer SEDEF — Hastanede günlerdir süren yorgunluğum yetmezmiş gibi bir de koridor boyunca yankılanan ayak sesleri, kesik kesik yükselen ağlama nöbetleri, plastik sandalye gıcırtıları…
Bundan tam on altı yıl önceydi. Yani 1852 yılı. Amerikan İç Savaşı henüz başlamamıştı, aristokrasi hâlâ dimdik ayaktaydı. Ben de o vakitler genç sayılırdım. Altmışlı
Yazar: Nilüfer SEDEF Bundan yıllar önce “Acıyla yaşamayı öğrenmek lazım.” demiştin bir sohbetimizde. “Öyle ya, öğrenmek lazım.” diye cevap vermiştim ortak bir düşüncede mutabık kalmanın
Sabah, henüz güne dönmemişken uyandı ve oturma odasına yöneldi. Koltukta sızmış adama baktı. Ağzından akan tükürükler yastığa akmış, alkol ve ter kokusu tüm odaya yayılmıştı.
Bak seninle baştan anlaşalım anne kadın. Çevremde başka yazar olmadığı için hikâyemi sana yazdırıyorum. Çok heveslisin bu hikâyeyi yazmaya ama şurada anlaşalım: Hiçbir kelimesine dokunmadan
Adam, elinde alışveriş poşetiyle parke taşların üzerinde yürürken bir yandan da sabahın ilk ışıklarıyla evlerinden çıkıp sokağa karışan insanları izliyordu. Karşıdan gelen kol kola girmiş, bir
Soğuk esen rüzgâr yüzüne vurduğunda, serinliği iliklerine kadar hissetti. Şehir sonbaharı yaşadığı için sahil boyu her zamankinden daha tenhaydı, şansına. Buradan kaç kere geçmişti ama