Davet

Davet

Ümmügülsüm Hasyıldırım

Dört ile altı yaş arası çocukların vücudundaki yaralar kurtlanmış. İlaçsız, susuz, doktorsuz, hastanesiz bir şekilde direnmeye devam ediyor.

Oysa onları, televizyon ve telefonlardan izleyen Müslümanlar, sadece izlemekle yetindi. Yüreğinde azıcık merhamet olanlar o anda bir iki damla gözyaşı döktü o kadar.

Korkuyorum benden ya şikayet ederlerse diye. O sabiler huzurda, “Ya Rasülûllah, senin ümmetin bizi gördüğü halde görmezden geldi. Bizim evlatlarımız açlıktan kırılırken onlar yemek beğenmediler. Bizim kuzularımız bir damla suya hasretken onlar israfta yarıştılar. Çöpler ekmeklerle doldu. Sular keyfi eğlence aracı oldu. On binlerce bebek burada ölürken onların kılı kıpırdamadı. ” derlerse ne yaparız? Nasıl bu yükün altından kalkarız? Huzura nasıl çıkar da başımızı kaldırabiliriz?

Bakara suresi 19. Ayette, “Sümmün, bükmün, umyün, fehüm, le yerciun” buyuruyor Yaradan. Yani, “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler” der.

Bugün Mü’minler olarak işte tam da bu durumda kör, sağır ve dilsiziz. Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Filistin’de, dünya üzerinde zulme uğrayanlar ve özellikle Gazze’de yaşanan insanlık dramına duyarsızız, galesiziz, hissiziz.

Bir çocuğun babasının cesedi başındaki feryadı, gök kubbedeki on sekiz bin alemi ağlattı da bizim kılımız kıpırdamadı. Henüz on yaşlarında belki de. Şehit babasının başında “Babam sen çok istediğin şehitlik mertebesine ulaştın. Firdevs cennetine giresin. Makamın mübarek olsun ama bundan sonra beni kim sabah namazına uyandıracak?” derken akıttığı gözyaşlarına şahitlik edebilecek miyiz?

O küçücük bedeninde, Hakk’tan gelen davete icabet eden, babasının rızasına koca yüreğiyle teslim olurken ki kaygısı; aç kalmak, parka gitmek, yalnız kalmak, babasız kalmak değildi. Sabah namazına kalkamama korkusuydu. Bu nasıl bir terbiye, bu nasıl bir iman gücü, bu nasıl bir teslimiyet ki!

Hunharca, dört nala memleketlerine saldıran İsrail sürüsünün karşısında aç, ilaçsız, çaresiz bedenleriyle direnerek vatanlarını korumaya çalışan bu asil yürekli şehitten de başka türlü evlat beklenemezdi herhalde. O iman gücü, o bedene nasıl bir güç ve teslimiyet vermişti ki o evladın korkusu yalnız ve öksüz kalmak değildi de namaza kalkamamaktı.

Bilekleri kan içinde, dişleri kenetli, ayaklar çıplak, karınları günlerdir bir lokma yiyecek görmemiş, aç. Buna rağmen kanla sulanmış toprakları, ipekten bir halı gibi onlara.

Bu hayatı özgürce, bir ağaç gibi hür ama ormanlar gibi iç içe ve kardeşçe uyum içinde yaşamak varken bu kin, bu nefret, bu haset niye? Hakk’tan gelen davete icabet etmenin hazzını yaşamak varken insanın insana kulluğu niye? Kapansın zulüm kapıları, açılsın hayat refaha. Masumlar artık ağlamasın. Bize ebediyeti vaat eden Yaratan’a teslim olmak varken üç günlük dünya hayatını tercih etmek; cam parçasını elmasa tercih etmek değil de nedir?

Özgürlüğe hasret bebeklerin henüz hayatı tanımadan kanla, kinle tanışması reva mı? Yarattığı her kulun rızkına kefil olan Allah; bu yavruların, bu insanların rızkına göz diken zalimlere, kan emicilere sessiz kalmamıza ne der? Bu vebal altından kalkabilecek miyiz? Kul olarak Hakk’ın rızasını kazanmak için bu zulme “DUR” diyebilecek miyiz?

Related posts

Ansiklopedik Türk Tarih Sözlüğü Erişime Açıldı

İçimdeki Ses…

Sorunu Konuşmak Yerine Çözüme Odaklanmak