Yazar – Aynur Karaca
Denizli’ye vardığım an içimde tatlı bir heyecan vardı. Bavulumu otel odasına bırakır bırakmaz kendimi sokağa attım. Bu şehrin adını her zaman “Pamukkale” ile birlikte duymuştum ama gerçekten görmek bambaşkaymış.
Pamukkale’ye çıktığımda gözlerime inanamadım. Kar gibi bembeyaz travertenler güneşin altında parlıyordu. Ayakkabılarımı çıkardım, suya basar basmaz içimden “İyi ki gelmişim” dedim. Ilık suların ayaklarımı sarışı, bembeyaz katmanların arasında yürürken hissettiğim huzur… Fotoğraflarda güzel görünüyordu ama orada olmak, suyun sesini duymak, havayı koklamak tarifsizdi.
Biraz ilerleyince karşıma Hierapolis Antik Kenti çıktı. Taşların arasından geçmişin izlerine dokunmak gibiydi. Özellikle tiyatro… Basamaklara oturdum, gözlerimi kapattım ve hayal ettim: Binlerce yıl önce burada insanlar gösteri izliyordu. O an kendimi tarihin ortasında buldum.
Denizli’nin doğasını da keşfetmek istedim. Honaz Dağı’na çıktığımda serin bir rüzgâr yüzüme vurdu. Dağın sessizliği, kuşların cıvıltısı ve tertemiz hava… Orada uzun uzun yürüdüm, içim açıldı. Bir de Kaklık Mağarası var ki sanki gizli bir dünyaya adım atmış gibi hissettiriyor. İçerisi serin, su damlaları tavandan süzülüyor, minik gölcükler ışıl ışıl parlıyor.
Akşam olduğunda şehrin meşhur Denizli kebabını tatmadan dönmek olmaz dedim. Tandırda pişen etin kokusu zaten kendiliğinden beni masaya oturttu. Yanında bazlama ve yoğurt… O kadar lezzetliydi ki, her lokmada “Bunu asla unutmayacağım” dedim. Denizli benim için sadece gezdiğim bir şehir olmadı. Güzel ve yardım sever insanların yaşadığı her köşesi, her sokağı gezilip görülecek bir şehir. Modern şehir bizleri plazalara hapsederken bu şehrin doğal güzelliği insana terapi gibi geliyor. Çevresindeki üzüm bağları, nar ağaçları ve diğer tarım ürünlerinin doğalı da bir başka güzellik. Bu şehirde hem doğayla hem tarihle hem de kendimle yeniden tanıştım. Dönüş yolunda içimden hep şu geçti: “Burası sadece bir kez gelip görmelik değil, tekrar tekrar dönmelik bir yer.”
Editör – Çağlar Didman