Derin Uyku
Yazan Sümeyye Bilen
En son ne zaman bir araya gelmiş, karıncanın selamıyla arıdan müsaade isteyerek bir gülü koklamışlardı, hatırlamıyordu. Dünya telaşına o kadar dalmışlardı ki gökyüzünün değişen binbir tonunu, her mevsim ayrı hayretler uyandıran yaprağın renk cümbüşünü kaçırıyorlardı ama bunu bir türlü anlatamamıştı onlara Cevahir.
İşte, şimdi yüz yüze göz gözeydiler. En son gelen ama en çok konuşan Kezban başladı söze: ‘‘Biraz zor oldu gelmem, biletler de almış başını gidiyor ama yetiştim. Maşallah hepinizi de iyi gördüm iyi, herkes nakış gibi.’’ Onun bu pervasızlığına bir türlü alışamıyor, tahammül sınırını zorlayan hâllerini görmezden gelmek için azami gayret gösteriyordu. Bir yazardan alıntılayıp sen şeytana hocalık yapacak kadar, sen şu yeryüzünün görebileceği en tiksinti şey meysin, diyecek ama ne söz tam aklına geldi ne de gönlü buna müsaade etti. O, denizden çıkmış bir inciyi hayatın nuru ışığında başında ece tacıyla taşırken bir benlik değil bir senlik davası güdüyordu. Bu yüzden kem sözü kendine haram etmişti dayanabildiği kadar. ‘‘İyiyiz Kezban abla, görüyorsun işte hâlimizi. Üç gündür uyku uyuyamıyorum. Dönüş masrafını karşılarız, merak etme.’’ dedi sadece, içinden geçirdiklerine ket vurarak. Zaten Kezban’ın umuru mu, ohhh üç beş kuruş da koparsa kârdadır. Dünya umurunda değil, ‘Kezban’ dünya ne olacak. Daha fazla düşünmek istemiyordu Cevahir, tek tek bakıyordu gelen misafirlere, onlar konuşsun istiyordu. En son yüzünde karar kıldığı Korkut konuştu: ‘‘Üzülme bu kadar, bu da geçer. Bak sen böyle yaptıkça o da üzülüyor.’’ dedi yan odayı göstererek. En büyükleriydi Korkut. Uzun zamandan beri görüşmedikleri için başında taşıdığı bulutlardan haberdar değillerdi. Yine de şikâyet etmezdi. Şairin aksine, şakaklarına yağan karın ansızın gelişini fark etmişti. Her bir yıllanma, bilgeliğine ekleme yaparak dolu dolu gelmişti. Onun telkin kokan sözleri huzur vermesi gerekirken sesine çok yabancı kalmıştı Cevahir. Boş boş baktı, donuk bir yüz ifadesiyle. ‘‘Dünya fâni be Cevo, sen daha tanışmadın ama kendini buna hazırlasan iyi edersin. Bu hâlinle ne kendine ne başkasına faydan dokunur.’’ dedi kendi menfaatinden ziyade toplumun iyiliğini önceleyen Oğuz. Ama kalbi kırıktı Cevahir’in. ‘‘Ben alışamıyorum, onu bu hâlde görmek içimi parçalıyor. Siz nasıl dayanabiliyorsunuz?’’ dedi titrek, ağlamaklı ses tonuyla. ‘‘Teslimiyetle azizim, teslimiyetle.’’ dedi Emre. Sanki hayatın sırrına vakıf olmuştu da ne keder ne sevinç onu değiştirebiliyordu, böyle bir yüce ruha sahipti Emre. Onu görenler veli midir deli midir, karar kılamıyorlardı. İnsanı dinlendiren sakin enerjisiyle gönül eri, nevi şahsına münhasır âdemlerden bir âdemdi. Bir anlık teskin bulsa da Cevahir tekrar kedere gark olmada mahirdi doğrusu. Ama, ama diyecek olduysa da konuşturmadılar onu. ‘‘Amma da yaptın be Cevo. Bak herkes arı gibi çalışıyor, bir döngü içinde herkesin birbirine bir faydası dokunuyor. Sen, yere mıhlanmış gibi hep aynı zeminde kalıp durmuşsun, dönmemişsin bile. Dönsen belki bir açınla bakış açın da değişir, hayatın da.’’ Oğuz’a cevap verme gereksinimi duymamıştı ama bir ses etmesine de müsaade etmeyen Kezban hemen atıldı söze: ‘‘Doğru söylüyor, hep aynı doğrultudasın be yavrum.’’ Kezban’ın işi bu, kim ne derse ‘aynenci’. Kendi fikri yokmuş gibi kaypak bir kişiliğe sahip. Senin gibi dönek olmaktansa hiç dönmeyeyim, hep yerimde doğrularım doğrultusunda kalayım daha iyi, demek istedi ama her zamanki gibi sadece yutkundu Cevahir. Eskiden olsa her türlü cevabı suratlarına şaaap, diye vurup sivri diliyle iğneleyici zehirler saçardı. Ama o; artık bu zehirleri içine akıtıyordu, kendine ne derece zarar verdiğini düşünmeyip arınma umudu ve sonsuzluk iştiyakıyla susuyordu. ‘‘Sen gel büyüklerini dinle, sana vereceğim ilaçları kullan.’’ diyen Korkut’un lafını bitirmesini beklemeden ‘‘Bak kardeşim kendine faydasızlığın zarar; zararlı hâlin topluma ziyan, ziyan toplum gelecek nesillere zulmettir.’’ dedi Oğuz. Lafa girip herkese hak veren Kezban’ın tıngırtısı da eşlik ediyordu yükselen yankılara. Bütün bu uğultular odanın içinde yankılanıp yan odada uyuyan kadını uyandırdı. Yatağında doğrulup ‘‘Oğlum kim geldi, kiminle konuşuyorsun öyle?’’ deyince hep birlikte kadının yanına gittiler. Bütün çocuklarını başında gördüğünde ‘‘Yine mi herkesi topladın a oğlum benim. Ölmeye niyetim yok, boşuna rahatsız etmişsin. Siz de ne diye ona uyuyorsunuz çocuklar. Sadece çok yoruldum, derin bir uyku çekmek istiyorum.’’ dedi papatya kokan toprak rengi gözlerini yumarak.
Edit: Orhan Özer