Uzun zamandır toplu taşıma hikayeleri yazmıyorum, değil mi? Yoo, kullanıyorum ama müsebbibi kızım sanırım. Bu ara birlikte takıldığımızdan, onun kuralları geçerli. Sanırım onu utandırmaktan çekiniyorum.
– Trende kimsenin suratına bakma anne!
–Kimseye cevap verme lütfen anne!
–Hoş geldin babaanne!
–Başın önünde yürü kızım…
–Sormazlarsa cevap verme kızım…
Yine mi dejavu içimdeki orkestra!… “Başın öne eğilmesiiiiiiin aldırma gönül aldırma…” Birlikte gezebilmek için kızımın kurallarına uymak zorundayım. Çünkü bunun dışında çok keyifli… Ya onunla konuşuyor ya da onlar gibi kulaklık takıp müzik dinlemek zorunda kalıyorum. Ara sıra sesli kitap dinlemeyi denediysem de okumak gibisi yok, bir yerden sonra bensiz ilerliyor seslendiren. Ama mesela trende karşımdakinin yüzüne bakamamak gibi bir lüksüm yok. Onlar gibi kulaklık takıp başımı arkaya atıp gözlerimi dinlendiremiyorum. Beni de güneş gözlüğüm kurtarıyor açık havalarda. Neyse, konu bu değil zaten. Terapi atölyeme giderken yalnızdım.
Ben içine girmeden de konu bana geliyor zaten. Arkamdaki iki genç kız bağıra bağıra konuşuyor. Belli otobüste karşılaşmışlar. Hayata dair yaşadıkları ne varsa anlatıp sorguladılar. Bir ara ortaokul yıllarına gittiler. Sanırım lise bitmek üzere. Stajdalar. Ortak öğretmenlerinden bahsediyorlar. Biri bela okurken, diğeri onu çok sevdiğini söylüyor. Anladığım kadarıyla bela okuyan biraz armutun ağzına düşmesini bekleyenlerden. Nedenini soruyor diğeri.
–Çalıştığım yerden gelmedi…
diyor. Beriki…
–Zaten tarih dersini de hiç sevmiyorum…
İster istemez gülümsüyorum. “Be evladım, senin öğrenci olmaktan başka işin yok ki, oku, anla, konuya hakim ol, yeter” diyemiyorum. Sonra kendi lise yıllarıma gidiyorum. Zaten uslu bir öğrenci hiç olmadım. Tarih dersimiz boştu. Ve ben boş derslerde konuşurken tahtaya yazılmamak için sınıfta olmayı tercih etmiyorum. Dışarı da çıkamıyoruz. WC kapısında muhabbet ediyoruz. Sanırım sesimiz çok fazla çıkıyor. Nöbetçi öğrenci yanımızdan geçerken uyarıyor bizi:
–Sınıflarınıza kızlar…
Dinlemiyoruz tabii. Koridoru boydan boya arşınlayan nöbetçi geri döndüğünde biz hâlâ oradayız ve gardımızı almışız. Tekrar uyarılınca da haddini bildirmek farz olmuş…
–Ya sana ne, senin üzerine vazife mi, sen kim oluyorsun?
neviinden cümleler kurup yıldırma politikasına geçmişken, kesiliveriyor sözümüz…
–Ben tarih öğretmeniyim. Yeni atandım…
Aslında çocuk gibiydi. Sanki bizden biriydi. Ve bize hiç kızmadı. Sanki öğretmen kriterlerine de uymuyordu. Öğrenciler genelde lakap takarlardı öğretmenlere. Bizimkinin lakabı “yakışıklı”ydı. Bildiklerimizden çok farklıydı. O dönem kitaplar toplatılmıştı. Ve bizim yakışıklı ders boyunca sadece konuyu yazdırıyordu. Yanımdaki arkadaşımla anlaşmıştık. Bir ders o yazıyor, diğer ders ben yazıyordum ama kâğıtların arasında karbon kâğıdı koyarak. Sınıfta ses, uğultu eksik değildi. Bildiğiniz Hababam Sınıfı’ndan hiç farkımız yoktu. Ve sınav zamanı geldi çattı. Çalışanlar belli zaten. Sınıfın tembel sıfatına layık olanlar da aynı şekilde yoluna devam etmekte. Kimse farklı sonuç beklemezken, notlar okunmaya başlıyor. Suratlar allak bullak. Herkes birbirine alık alık bakıp nasıl olduğunu çözmeye çalışıyor. Onluk sistemde okuyoruz. Ve sıfır çekmede üzerine tanımayanlara 4 vermiş yakışıklı.
Yok artık, ben bunu kaldıramam diyenlerden birisi soruyor göğsünü gere gere. Ve ilk kez hepimizin yüzünde güller açıyor bir öğretmenden alabileceğimiz en güzel yanıt üzerine.
–Sıfır ya da bir verseydim, vazgeçecektiniz. Oysa artık kurtarmak için sermayeniz var…
Güzel insandı… İyi insandı. Bir kez bile sinirlendiğini ve bir öğrenciye kızıp bağırdığını görmedim. Ama öğrenci yine öğrenciydi. Yaptı yapacağını… Susmadı… Dersi katletti… Bir kez uyardı yakışıklı. İkincisinde gelmedi derse. Birkaç ders okulda olduğu halde derse girmeyince bir şüphe düştü içimize ve yanılmamıştık. Bizim sınıfı bırakmıştı. Bazen sessiz bir eylem devrim etkisi yaratır. İşte böyle olmuştu bizdeki tezahürü. Toplu karar alıp, dayandık öğretmenler odasının kapısına. Özür üzerine özür diledik. Öyle hemen tamam deyivermedi tabii… Onurluydu. Fakat bunca yalvarmaya taş olsa sessiz kalamazdı, ki kalmadı. Bizden de bir söz aldı: O ders anlatırken çıt çıkmayacaktı. Geldi… Kazara birisi öksürse, diğeri indiriyordu arkadaşının ensesine şamarı… Bu yüzden lakabı “yakışıklı”ydı. Güzel insandı. Şimdi bunca nostaljiden sonra hayatımdaki sakin insanları sorguluyorum da… Yine ve yalnız dedem geliyor aklıma. “Dünya yansa bir kalbur samanı yanmaz.” derlerdi onun için. Sonra babam… O da yaş aldıkça dedeme benziyor… Hiç egosu yok. Zamanın hızında savrulduğum anlarda “alooo” deyiveriyor. Sesinde ne sitem var, ne en ufak kırgınlık. Sadece dinginlik ve huzuru hissediyorum…
“İyi misiniz kızım?” diyor. Hepsi bu… Babam telefonda fazla konuşmayı sevmiyor. Her defasında söz veriyorum kendime, bir sonrakinde ben arayacağım diye. Biraz fazla mı rahatım ne… Ah yollar, insanlar… İnsanın olduğu her yerde ayrı bir hikâye var.