Yazar: Nimet Koyuncu
Kadın ve erkek bir sanat atölyesinde tanışmışlardı. Erkek kadının zarif görüntüsüne, ışıltılı bukle bukle sarı saçlarına vurulmuştu. Bir gülümsemesi vardı ki yüzünü aydınlatıyordu. Artık aynı sınıfta materyallere birlikte ruh vereceklerdi. Ortak konu oluşturmak hiç te zor olmadı. Gel zaman git zaman arkadaşlıkları ilerledi.
Kadın, ince ruhlu, hayalperest ve becerikli birisiydi. Fakat düşüncelerini elindeki çamura yeterince yansıtamıyordu. Oysa sevdiği adam öyle mi? Ne konuşsalar ellerinde sanki sihirli bir değnek varmış gibi neye değse orada bir şaheser oluşturuyordu. İlk zamanlar bu, sorun olmamıştı. Hatta kadın, onun yaptığı eserlerle gurur duymuştu. Fakat zaman geçtikçe adamın yaptığı heykeller çoğaldı. Beğenenleri arttı. Herkes onunla görüşmek, eserlerini almak istiyordu. Artık iki sanatçı arasında gizli bir rekabet başlamış gibi oldu. Gerçi bu tek taraflı idi. Kadın, bir türlü açığı kapatamıyordu. Ve sürekli sen benim düşüncelerimi çalıyorsun, eserlerinde kullanıyorsun, demeye başladı. Adam ne dese ne yapsa onun gönlünü alamıyordu. Oysa sevdiği kadının hayal dünyasına hâkimiyeti her zaman onu büyülemişti. Kadın, daha fazla dayanamadı. Kapıyı vurdu, çekti gitti. Adam, ne yapacağını bilmiyordu.
Yine bir kaya parçası ellerinde şekillenmeye başlamıştı. Bütün ıstırabını sanki ona vura vura, kese kese gidermeye çalışıyordu. Oturup kalmış, beli bükülmüş, bir elini çenesine yaslamış erkek heykeli ile karşılıklı oturmuş, düşünüyorlardı. Ortaya düşünen bir erkek heykeli çıkmıştı. Nerede yanlış yaptığını heykeli de ona söyleyememişti.
Bu heykeltıraş, Agust Rodin’den başkası değildi. Düşünen adam heykeli, birçok ülkede kopyalandı ve meydanlarda sergilendi. Her gören onda başka bir düşünce buldu. Düşünen Adam heykeline kim baksa, hep ne düşündüğünü tahmin etmeye çalıştı.