Duygularının Sana Verdiği Mesajı Okuyabiliyor musun?

Klinik Psikolog Süveyda Burçak Eris klinikpsk.suveyda@gmail.com

Günlük hayatın koşturmacası içinde çoğu zaman “iyi” ya da “kötü” hissettiğimizi söyleyip geçiyoruz. Oysa insanın kendini anlaması, duygularına dürüstçe isim verebildiği yerde başlar. Duyguları tanımak, adlandırmak ve duyguların işlevlerini anlamak; ruh sağlığını güçlendiren temel becerilerdendir.

Birçok insan “Ne hissettiğimi bilmiyorum” ya da “Çok karışık” cümlesiyle başlar derdini anlatmaya. Aslında sorun karışık olan duygular değil; duygularla temas etmeyi öğrenmemiş olmamızdır. Bir duyguya yeterince yaklaşamadığımızda hepsi birbirine karışmış gibi gelir. Biraz durup iç dünyamıza baktığımızda, o karmaşanın içinden daha net ayrımlar çıkmaya başlar. Ardından adlandırmak devreye girer; duyguyu adlandırdıkça ayırt eder, ayırt ettikçe anlayabiliriz.

Duyguları Tanımak ve Adlandırmak Neden Önemli?

Psikolojide son yıllarda sıkça öne çıkan duygusal farkındalık kavramı, aslında ruhsal bir ihtiyaçtır. Duyguları tanımak, sisli bir yolda elinizde bir fenerle yürümeye benzer. Eğer ne hissettiğinizi adlandıramıyorsanız, o duygu içinizde isimsiz bir huzursuzluk, açıklanamayan bir mide ağrısı veya ani bir parlama olarak kalır.

Duygulara isim vermek (labeling), beynimizdeki “yangın alarmı”nı sakinleştirir. Genelde duygularımızı “iyiler” ve “kötüler” diye ikiye ayırırız. Mutluluk baş tacımızdır ama öfke, korku ya da kıskançlık kapıyı çaldığında onlardan kurtulmaya çalışırız ama hiçbir duygu boşuna kapımızı çalmaz.

Duyguların Gizli Görevleri ve İşlevleri

Duygularınızın aslında size bir mesaj iletebileceğini hiç düşündünüz mü? Mesela; öfke aslında “Burada bir adaletsizlik var, sınırların çiğneniyor!” diyen sadık bir korumadır. Korku, bizi tehlikelere karşı uyaran bir alarm sistemidir. Hüzün ise ruhumuzun bir kaybı kabullenmek için dinlenmeye çekilmesidir. Onları kovmak yerine, “Hoş geldin, bana ne anlatmaya geldin?” diye sormak, aslında kendimize verebileceğimiz en büyük hediyedir.

  • Utanç: Öz şefkatinize dönmeniz ve başkalarından ödünç aldığınız ağır yükleri bırakmanız gerektiğini hatırlatır. Aynı zamanda sosyal bir uyarı işaretidir.
  • Heyecan: Konfor alanınızdan çıkıp yeni bir potansiyele, büyümeye hazır olduğunuzu müjdeler.
  • Kıskançlık: Aslında neyi arzuladığınızı, potansiyelinizin nereye akmak istediğini gösteren bir pusuladır.
  • Pişmanlık: Değerlerinizle çeliştiğinizi ve rotayı düzeltmeniz gerektiğini söyler.

Bu pencereden baktığımızda, “kötü duygu” yoktur; sadece doğru okunmayı bekleyen mesajlar vardır. Kendi duygularınızla barışmak, o mesajları korkmadan açıp okumak demektir.

İsmini koymadığımız şeyin esiri oluruz. Psikolojide çok sevdiğim bir söz var: “Adlandır ki ehlileştir.” Bir duyguya isim veremediğinizde o, içinizde devasa, karanlık bir bulut gibi gezer. Ama ona “Şu an hayal kırıklığı hissediyorum” ya da “Bu hissettiğim aslında değersizlik duygusu” dediğinizde, o koca bulutun içinden bir yağmur yağar ve hava berraklaşır.

Kendi Yüreğini Dinlemek Bir Sanattır

Çoğu zaman dışarıdaki sesler o kadar yüksektir ki, kendi iç sesimizi duyamaz hale geliriz. Bu sesi duymak bazen ürkütücü olabilir. Çünkü yürek, aklın aksine hesap yapmaz; en çıplak haliyle konuşur. Ama her zaman aklımızda tutmamız gereken bir şey var; dünyanın en uzak köşesine gitseniz de yanınızda götüreceğiniz tek şey kendi iç dünyanızdır. Eğer kalbinizle aranızda bir iletişim yoksa, kendi hayatınızda bir yabancı gibi yaşarsınız. Yürek hesap yapmaz, kâr-zarar bakmaz; o sadece gerçeği söyler.

İçinizde bir yerlerde bir sızı veya bir huzursuzluk varsa, onu susturmaya çalışmak yerine ona kulak verin. Yüreğinizin sesini dinlemeye başladığınızda, o ses size sadece korkularınızı değil, asıl hazinenizin nerede olduğunu da söyleyecektir. Çöller geçilir, fırtınalar diner; yeter ki siz kendi pusulanızın hangi yönü gösterdiğini anlamayı öğrenin.

Related posts

İnisiyasyona Toplu Bakışlar Kitabı Hakkında

Türkiye’nin Üç Saklı Hazinesi

Senaryo Yazımının Tarihsel Kökeni