Boşluk

Yazar Şaziye İnceler

Genç kızlığımın bütün heyecanlı ve uçarı lise yıllarından sonra ailemin oluruyla Almanya’ya gelin gittim. İlk şoku yolda giderken yaşarken yine de içimde yeni bir hayata açılmanın verdiği umut vardı. Meğer Gurbet, sadece coğrafya değiştirmek değilmiş. Asıl gurbet en büyük hayallerin, en kalın duvarların ardında yavaşça eridiği bir dünyaymış. Yirmi yaşlarında okullarda hayalleri filizlenmiş umutlarla dolu bir genç kızken filmlerdeki gibi bir aşkla evlenmiş, eşim Mert ile Almanya’nın kalabalık bir şehrine gelin gitmiştim. Bana söylenenler, altın yollar ve büyük bir gelecek vaat ediyordu. Uçaktan indiğim an hissettiğim o keskin, nemli soğuk, benim içindeki neşenin ilk donuşuydu. İlk başta her şey bir macera gibiydi. Almanca öğrenmek, yeni bir düzen kurmak… Ancak o büyülü sis dağıldıkça, yerini yalnızlığın griliğine bıraktı.

Evlendiğim adamın kendi evi olmadığı için kayınvalide, kayınpeder, kayınlar ve görümceyle beraber üç odalı bir evde oturmak zorundaydım. Bana ait diye söylenen odada ve yatakta işten geldikten sonra yorulan herkes yatıp uyuyordu. Burada bana ait hiçbir şey yoktu. Günlük hayat ise sürekli bir sınav gibiydi. Market alışverişinde bile kelimeler ağzımda düğümleniyor, yardım istemekten hatta konuşmaktan bile utanıyordum. Benim gibi hayat dolu cıvıl cıvıl bir insanın akıcı Türkçe sohbetleri, burada sadece sessiz bakışlara dönüşüyordu. En çok hasret çektiğim ailem ve arkadaşlarım! Annemin kokusunu, babamın güven veren sesini, evimi, bahçemizi, arkadaşlarımı, bahçemizdeki kavak ağacındaki kuşları bile özlüyordum. Hani derler ya, taşını toprağını, yolunu, çamurunu özlemek… Aynen öyle!  Memleketimin her şeyini arıyor ve özlüyordum. Telefon görüşmeleri, benim için bir teselli değil, özlemimi arttıran bıçak sırtı hatıralardı. Buraya gelirken yanımda getirdiğim hayallerimi ve umutlarımı, eşimin hayalindeki “ideal eş” kalıbına ve itaatli, uysal gelin beklentilerine uydurmaya çalıştım.  Ancak eşimin dünyası, benim hayalimdeki romantik partnerden çok uzaktaydı. Asıl sorumluluğu ailesi ve kardeşleri olarak kabul etmiş olan Mert, beni neredeyse sırtında bir kambur olarak görmeye başladı. Ailesine karşı korumacıydı, fakat bana karşı olan sert ve kaba davranışları zamanla beni kontrol halini almıştı. “Burası senin evin değil Mehtap, burası bizim evimiz ve bizim düzenimiz” derdi sık sık… Renkli hayallerim ve umutlarım o evin duvarlarında yavaşça soluyordu. Bana önerilen işler ve umutlar sadece vadedilmiş birer cümle olarak kaldı. Ne sohbet edecek bir arkadaşım ne de beraber kahve içebileceğim bir komşu vardı. Çünkü Alman komşularla kurulacak o samimi Türk muhabbeti zaten imkânsızdı. Ben, ailemin yanında herkesi neşelendiren bir mutluluk kaynağı iken, şimdi sadece odamda kendi kendine mırıldanan, kanadı kırık bir güvercin gibiydim.

En büyük hayal kırıklığım ise o evde hissettiğim yabancılıktı. Yüreğimdeki o coşku, yerini yavaşça bir iç çekişe bırakmıştı. Akşamları pencereden dışarı baktığımda, ışıklı caddeler bana değil, orada yaşayanlara aitmiş gibi geliyordu. Kalbimdeki o çocuksu neşe, o “her şey güzel olacak” inancı, şimdi ağır bir hüzün yorganı altında uyuyordu. Almanya, bana bir yuva değil, kocaman, soğuk bir boşluk sunmuştu. Eşimin işleri ve borçlarından dolayı dört sene Türkiye’ye gidemedik. Dört yıl… Benim için dört yıl, kalbimin yarısının Almanya’nın gri havasında donduğu, diğer yarısının ise Türkiye’ye dönme hayaliyle zorlukla nefes aldığı bir zaman dilimiydi. Uçaktan indiğimde, havadaki o tanıdık toprak kokusu, koşuşturan insanların telaşı ve tanıdık bildik bir dille konuşan insanlar, bütün yorgunluğumu bir anda sildi. Biran önce evimize ve anneme kavuşma heyecanı ile bitmeyecek sandığım yolculuk sona erdi. Nihayet evimize geldik. Bahçeye ilk adım attığımda, kalbim bir kuş gibi göğsümde çarpıyordu. Gözlerim çocukluğumun gölgesini, sırdaşlarını arıyordu. Onlar, her zaman orada duran, rüzgârda nağmeler söyleyen, dallarında kuşların cıvıldadığı dört ince, uzun kavak ağacı… Fakat manzara, beynime çarpan buzlu bir tokat gibiydi. Bahçemizin kenarında göğe doğru uzanan, komşumuzla bizim bahçeyi ayıran, o heybetli siluetler yoktu. Yerinde, kütükler kalmıştı. Kesilmiş, kökleri yarım kalmış, kurumuş, utangaç duran o çirkin kütükler…

Ayaklarım, sanki yer çekimi aniden on kat artmış gibi ağırlaştı. O kavaklar, sadece ağaç değildi; onlar benim dört yıllık hasretimin yankısıydı. O ağaçların gövdesine kazımıştım ilk aşkımın adını. Gurbetteyken en çok duyduğum ve özlediğim kuş melodilerinin kaynağıydı. Hızla kütüklerin yanına çöktüm, dokundum. Pürüzlü, ölü yüzeylere parmak uçlarımla dokunurken, içimde biriken her şey yavaşça yüzeye çıkmaya başladı. Alman pencerelerinden izlediğim o yağmurlu akşamlar, Mert’in soğuk bakışları, anneme hasret çektiğim her an… Hepsi bu kesilmiş ağaçlarla aynı kaderi paylaşmış gibiydi.

“Siz de mi gittiniz?” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Ben dönünce burada beni bekleyeceksiniz sanmıştım.”

Bu, sadece ağaçların kesilmesi değildi; bu, geçmişimin kökünden sökülüp atılmasıydı. Sanki o dört yıl, ülkemden ve kendimden bir şeylerin koparılması için bir bahane olmuştu. Bahçemiz, bir yuva olmaktan çıkmış, anılarımın mezarlığına dönüşmüştü. O an anladım ki, Almanya’da kalan sadece ben değildim. Çocukluğumun bir parçası, o kavakların dallarında asılı kalmıştı. Ve şimdi, o dallar yoktu. Geriye sadece, rüzgârın kuru toprağı dövdüğü kocaman bir boşluk kalmıştı.

 

Related posts

Sorunu Konuşmak Yerine Çözüme Odaklanmak

Aynadaki Yabancı ve Sessiz Vedalar 1. Bölüm

Hiç Düşünmeden