Ekim Akıbeti 2. Bölüm

Muhammed Can BULUT

…Ekim Akıbeti matbaanın o isli, sıcak ve kurşun kokan odalarından çıkıp da kitabevlerinin vitrinlerine dizildiğinde, İstanbul henüz sonbaharın son yapraklarını döküyordu. Kitapçılar şaşkındı. Üzerinde ne bir yazar resmi ne de arka kapakta fiyakalı bir övgü yazısı vardı. Sadece beyazın en çiğ tonunda bir kapak ve ortasında tek bir kelime: Müstehar.

​Olcay, o günlerin hiçbirinde sokağa çıkmadı.
​O, Kuzguncuk’taki dairesinde, perdeleri yarıya kadar indirilmiş o loş salonda kalmayı seçti. Dünyanın onun hakkında ne düşündüğünü merak etmiyordu; onun dünyası zaten Tünel’deki o rutubetli, yüksek tavanlı apartman dairesinde, Selin’in dizinin dibinde son buluyordu. Ahmet’in ısrarıyla, daktilosunun yanına kurduğu o eski bilgisayarın başında, yeni kelimelerin peşindeydi artık.

​O akşam Olcay, matbaadan taze çıkmış, mürekkebi henüz tam kurumamış ilk baskılardan birini ceketinin iç cebine saklayarak Selin’e götürdü. Dışarıda Beyoğlu’nun o bilindik, insanı durduk yere kederlendiren yağmuru çiseliyordu. İstiklal Caddesi’nden geçen tramvayın çan sesi, sokağın gürültüsüne karışırken Olcay merdivenleri üçer beşer çıktı.

​Kapıyı Selin açtı. Üzerinde gri, kolları uzun eski bir hırka vardı. Saçlarını alelade bir tokayla tepesinde toplamıştı. Evin içi kahve ve hafifçe rutubet kokuyordu.

​Olcay hiçbir şey söylemeden ceketinin cebindeki kitabı çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. Kitap, aralarındaki en dürüst üçüncü kişi gibi duruyordu masanın üzerinde.

​Selin şaşkınlıkla kitaba, sonra Olcay’ın gözlerinin içine baktı. “Çıktı mı?” diye fısıldadı.

​”Çıktı,” dedi Olcay. “Ama bu herkesteki gibi değil.”

​Selin masaya yaklaştı, sandalyeyi çekip oturdu. Kitabın kapağını yavaşça, sanki kutsal bir emanete dokunur gibi açtı. İç kapağa geldiğinde durdu. Olcay’ın o her zaman aceleci, soluk alan ve titreyen el yazısıyla yazılmış şu cümlelerle karşılaştı:

​Sevgilime, kalbimle beraber verdiğim en büyük hediye.

Her satırında sen varsın.

— Olcay Tunç

​Selin yazıya çok uzun süre baktı. Parmağının ucunu Olcay’ın isminin yazdığı o mürekkebin üzerinde gezdirdi. O an odadaki saat tıkırtısı bile yavaşlamış gibiydi. Olcay, onun yüzünde büyük bir sevinç, bir gurur görmeyi bekliyordu. Ama Selin’in yüzüne ince, tül gibi bir gölge düştü.

​Yavaşça kapağı kapattı. Kitabı masanın ortasına doğru itti.

​”İnsan sevdiğine kitap ithaf etmemeli Olcay,” dedi, sesi o kadar çabasız ve netti ki, odadaki havayı kesti.

​Olcay şaşırmıştı. Yanındaki sandalyeye oturdu, Selin’in üşümüş ellerini tuttu. “Neden?” diye sordu. “Bu kitaptaki her cümlenin ritmini sen belirledin. Sen olmasan bu kelimeler sadece birer yığındı. Neden ithaf etmeyeyim?”

​Selin gözlerini pencereden dışarıya, karanlık Beyoğlu sokaklarına çevirdi.

​”Çünkü ayrılırsanız kitap hayatta kalır,” dedi yutkunarak. “Sokaktaki herhangi biri bir gün bir sahafta bu kitabı eline alacak. Biz birbirimizin yüzünü unutmuş olacağız, belki nefret etmiş olacağız ama o yabancı, bizim en güzel anımıza şahitlik edecek. Kitap bizi ayakta tutacak ama bizi tüketecek.”

​Olcay, Selin’in bu aşırı kırılgan kederine hafifçe gülmüştü o gece. Onu göğsüne çekip saçlarını öperken, “Biz ayrılmayız,” diye fısıldamıştı.

​İnsan bazen geleceğin ona fısıldadığı en büyük spoiler’ları, hayatın yaptığı küçük birer şaka sanıyordu.

​Ekim Akıbeti üçüncü ayında yirminci baskısını yapıyordu. Bu, o dönem için, hele ki ilk kez yazan adsız bir yazar için imkânsız bir mucizeydi.

​Gazetelerin hafta sonu ekleri, kuşe kâğıda basılı edebiyat dergileri, televizyonlardaki gece yarısı kültür programları hep aynı manşetle çıkıyordu: “Müstehar Kim?”

​Teoriler havada uçuşuyordu. Kimi onun aslında çok ünlü bir siyasetçi olduğunu ve anlatılanların devlet sırrı içerdiğini söylüyordu; kimi ise edebiyatın mutfağından yaşlı bir çınarın, piyasayı denemek için genç bir isimle oyun oynadığını iddia ediyordu. Ama kimse cevap alamıyordu. Müstehar hiçbir ödül törenine katılmıyor, röportaj vermiyordu. Tek bir fotoğrafı bile yoktu.

​Ahmet Selim, Cağaloğlu’ndaki yayınevi odasında, masasının üzerine yığılmış gazeteleri keyifle inceliyordu. Telefonları susmuyordu. Ahmet hepsine aynı gizemli ve kibirli gülümsemeyle cevap veriyordu: “Müstehar, kendisinin bilinmesini istemiyor. O sadece kelimelerinin okunmasını talep ediyor.”

​Bir akşam, dönemin en sert eleştirmenlerinden biri köşesinde şöyle yazdı:

​”Türkiye’de insanlar artık roman okumuyor. Romanın dedikodusunu okuyor. Müstehar adındaki bu gölge, bize yeteneğini değil, yokluğunu pazarlıyor.”

​Ertesi gün bir başka dergide, genç bir yazar adayı ona cevap verdi:

​”Bu ülkede gizem, her zaman yetenekten daha iyi pazarlanır. Ama yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim; Müstehar’ın kurduğu o cümleler olmasa, bu gizem iki haftada patlardı.”

​Olcay ise tüm bu gürültünün tam ortasında, görünmezliğin tadını çıkarıyordu. Bazen İstiklal Caddesi’ndeki büyük bir kitapçının önünden geçerken duruyor, vitrinde kendi kitabını eline alıp inceleyen insanları izliyordu. Kimse yanındaki bu zayıf, solgun yüzlü, pardösüsünün yakasını kaldırmış adamın o kelimelerin sahibi olduğunu bilmiyordu. Bu, bir yazarın tadabileceği en tanrısal hazdı: Dünyayı değiştirmek ama dünyadan muaf olmak.

​Ancak bu görünmezlik, zamanla Ahmet Selim ile Olcay’ın arasındaki o ince çizgiyi aşındırmaya başladı. Ahmet, yayınevinin kazandığı paradan ve prestijden memnundu ama içten içe bu başarının asıl mimarının kendisi olduğunu düşünmeye başlıyor, her geçen gün bu gölgenin sınırlarını daha çok daraltıyordu.

​”Yeni bir şeye başlamalısın Olcay,” dedi Ahmet bir gün yayınevinde. “Okur sabırsızdır. Çabuk tüketir, çabuk unutur. Müstehar’ın efsanesini diri tutmalıyız.”

​Olcay masasındaki kahve fincanını çevirirken mırıldandı: “Bir şeyler var kafamda. Bir adamın, kendi ölümünü temize çekmeye çalışmasını anlatacağım. Adı Güz Sonu olacak.”

​Yıllar, kelimelerin ağırlığıyla geçti. Olcay ile Selin’in arası, tıpkı Selin’in o ilk gece tahmin ettiği gibi, yavaş yavaş ve hiç gürültü çıkarmadan açıldı. Kavga etmediler. Sadece cümleleri bitti. İki insan arasındaki cümleler bitince, aradaki mesafe galaksiler kadar açılırdı. Selin eşyalarını toplayıp evden ayrıldığında, Olcay ona gitme demedi.

​Olcay kendini tamamen Güz Sonu’na adadı. Günlerce Kuzguncuk’taki evinden çıkmadı. Sigara dumanı odanın tavanına sinmiş, duvarlar sararmıştı.

​2002’nin ayaz bir şubat gecesinde, saat sabaha karşı üç sularında, Olcay çalışma masasının başındaydı. Bilgisayarın o eski, tüplü monitöründen yayılan beyaz ışık yüzüne vuruyordu. Göğsünde, tam sol tarafında keskin, bıçak saplanır gibi bir ağrı hissetti. Sol kolu uyuşurken yavaşça geriye yaslandı. Nefes almaya çalıştı ama odadaki hava yetmiyordu. Gözleri ekrandaki son cümleye takıldı.

​Elleri klavyeye doğru uzandı, son bir gayretle birkaç harfe daha bastı. Sonra başı yavaşça masanın üzerine düştü. Masadaki yarım kahve fincanı devrildi, provaların üzerine koyu kahverengi bir leke yayıldı.

Devamı var…

Related posts

Takvimdeki Kırmızı Çizgi

Süs Günleri

Sokakların Temizliği de Bir Ahlak Meselesidir