I. Bölüm: Yıkılan Mabed ve Sessiz Prangalar
“Söze nereden, nasıl başlayacağımı bilemiyorum Doktor Bey… Geçmişin gölgesinde kâbuslarla yüzleşiyorum. Hikâyem tam yirmi beş yıl öncesine uzanıyor. O zamanlar daha on sekiz yaşlarında, genç ve toy bir kızdım. Siyah dalgalı saçlarım ve umut dolu gözlerimle hayatın tüm zorluklarıyla başa çıkabileceğime, her şeyin evlilikle çözüleceğine inanıyordum. Ruhumun tertemiz masumiyetiyle yaşıyordum. Şimdi ise her şeyin daha çok farkındayım; o zamanlar cahildim, iyiyi kötüyü birbirinden ayırt edemedim.
Bütün talihsizliğim baba evinde kaldı sanıyordum. Kayınvalidemi annem, kayınpederimi babam bildim; o masum ve temiz yüzün altındaki maskeyi nasıl da göremedim? Daha evliliğimizin ilk haftasında bana sırtını dönüp gerçeği kulağıma acı bir şekilde fısıldadı: ‘Ben başkasını seviyordum, annemin zoruyla seninle evlendim.’ O an içimde kurduğum dünya başıma yıkıldı, ruhumun temelleri sarsılıp yerle bir oldu. Ama konuşacak, dertleşecek hiç kimsem yoktu.
Her gece eşimin benimle uyurken bir başkasını düşündüğünü, onu hayal ettiğini biliyordum. Dokunuşları, bakışları içime saplanan bir bıçak gibiydi. Uykusunun arasında bile bana bir başkasının adıyla sesleniyordu. ‘Sana dokunurken onu hayal ediyorum’ diyordu; bu bir kadın için ne kadar can yakıcı bir sözdü. Ruhumun en derin yaralarına tuz basıyordu. Bazen çok şiddetli kavga ediyorduk ama gidecek bir yerim yoktu. Üzerime alacak bir şalım, annemden babamdan kalma bir battaniyem bile yoktu. Bu çaresizlik karşısında nereye sığınabilirdim ki? Gözlerinde hiçbir değerim olmayan anne babama mı, yoksa kadın sığınma evlerine mi gitmeliydim? Şimdiye kadar bütün zorluklara, acılara nasıl sessiz kalıp boyun eğdiysem, buna da katlanmaya, tek başıma ayakta durmaya mecburdum. Bu mahpusluk ruhumun prangalarıydı; hayatta kendimden başka güveneceğim kimsem yoktu. Her şeyin üstesinden sabrımla, kararlılığımla ve merhametimle geleceğimi umut ediyordum. Çocuklarım olursa her şeyin değişebileceğine, düzeleceğine inanıyordum. Fakat hiç de öyle olmadı. Allah kahretsin, bu saatten sonra baba evine dönemezdim; zaten bu korkularımın, kaygılarımın sebebi onlar değil miydi? Ben daha çocukluk travmalarımı atlatamadan bir de üstüne kâbuslar görmeye başladım. Eşim her gece kulağıma başka bir kadının adını fısıldıyor, beni her gün deliliğin eşiğine sürüklüyordu. Yine de yılmadım, ondan ayrılmayı hiç düşünmedim çünkü baba evine dönme fikri gözümü korkutuyordu. Öyle böyle derken zaman çabuk geçti; çocuklar büyüdü, üniversiteye başladı ama bizim hayatımızda hiçbir şey değişmedi.
O gece öfkem kayalara çarpıp parçalanarak daha da büyüdü. İçimdeki kalabalık etraftaki her şeyi kırıp dökmek istiyordu. O lanet olası kavga o gece onun yüzünden çıktı. Uykunun en derin yerinde başucuma gelip o kadının adını kulağıma fısıldadı. Önce duymazlıktan geldim fakat ısrarlı dokunuşları beni öyle rahatsız etti ki kadının varlığını tenimde bir hayalet gibi hissettim. Aklımı yitirmiş gibi yataktan fırladım; etrafa saldırıyor, içimdeki öfkeyi yerlere saçıyordum. O ise alaycı bir sırıtışla karşımda öylece duruyordu. Ruhumun en karanlık köşelerine ışık tutan bir şeytandı sanki. Çocuklar uykusundan uyandı, eltim yan daireden sesimize koşup kavgaya şahit oldu. Geceyi onunla aynı evde, aynı yatakta geçiremezdim. Ağzımdan büyük bir yemin çıktı. Adeta kaderin mühürlü kapısı bize aralanmıştı. Bundan sonra yer yarılsa gök çatlasa umurumda değildi, nasıl olsa çocuklar büyümüştü. Bir taksi çağırdım; çantamı, eşyalarımı ve paramparça olmuş gururumu alıp o gece evden ayrıldım. Gözlerimden akan yaşlar yanağımdan süzülürken içimde fırtınalar kopuyor, ruhum sessiz bir gemi gibi uzaklara yol alıyordu. Geceyi otogarda bir sandalyenin üzerinde geçirdim, gözüme hiç uyku girmedi. Sabahın ilk ışıklarıyla Adıyaman’a bir bilet aldım, sütannemin yanına gitmek için yola çıktım.
Yol boyunca uzun uzun düşündüm, şimdiye kadar kendimden hiç bu kadar emin olmamıştım. Bu kavga benim için bardağı taşıran son damlaydı, bu kabahatin özrü yoktu, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Bu evlilik kalbimin derinlerinde çoktan ölmüştü. Gözlerimden boşalan her damla yaşla birlikte içimde şimşekler çakıyor, göğsümün ortasına amansız bir yıldırım düşmüş gibi nefes alamıyordum. Bedenim bir enkaz yığını, etim kemiklerimden ayrılmış gibiydi; ruhum ise dayanılmaz bir acıyla kaynayan bir kazan… Başımı soğuk camın kenarına yasladım. Dudaklarımı çaresizce kemirerek o uzun ve karanlık yolculuk boyunca hıçkırıklara boğuldum. Her bir kilometre içimdeki yangını daha da alevlendiriyordu. Sonra sütannemin o sıcak, o tarifsiz samimiyeti ruhuma merhem oldu. Onun şefkatli dokunuşları kalbimin derinliklerindeki buzları yavaş yavaş eritti. Sanki yıllardır beklediğim sıcak bir el bana uzanmış, ruhumu sarıp sarmalıyordu. Bahçedeki o heybetli çam ağacına bakarken gözüm birden daldaki kıpkırmızı kirazlara takıldı, tıpkı bizim gibi ayrılmayan ikiliydiler. O anda içimde tarifsiz bir sızı filizlendi. Çocuklarımı ve evimi ne kadar çok özlediğimi o an iliklerime kadar hissettim. Belki de bu, o an verilmiş ani bir karar değildi; ruhumun derinliklerinde hep var olan bir eksiklikti.
Sütannem, “Unutma kızım!” dedi, “Bir kuş yuvasından ne kadar uzağa uçarsa uçsun, kalbi hep yuvasına aittir. Hayat bir nehirdir; bazen akar durulur, bazen de sular çekilir, yol ayrımına gelir. Her nehrin bir denizi, her zorluğun bir sonu vardır. Yuvan, çocukların, eşin senin can yoldaşın; onlardan uzak kalmak köklerinden kopmak demektir. Dal kuruduğu yerden değil, kırıldığı yerden incinir. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. İçindeki karanlığa bir pusula gibi yön ver, evine dön.” O an çocukların haylazlığı, evin dağınıklığı ve o sıcak atmosfer gözümde canlandı. Bir an daldım, sokaktan geçen bozacının sesini bile duyar gibi oldum. Sütannem Hatice Teyze devam etti: “Aklını başına al ayol kızım! Bazen erkeğin yularını sıkı tutacaksın, bazen de serbest bırakacaksın ama aranızdaki bağı hiç koparmayacaksın. Karı koca dediğin kedi köpek gibi birbirlerini yer dururlar ama ayrı kalınca da burunlarının direği sızlar. Erkek milleti böyledir, nankördür, tıpkı benim rahmetli gibi. İnsanı sinir eder, kapıdan çıkınca da ‘Üşüdü mü acaba?’ diye meraklanır. Hele al, şu soğuk ayranı iç de kendine gel. Evliliğin kitabını yazsalar hayatımız roman olur. Öyle bir an gelir ki eşinin kokuşmuş çoraplarını bile özlersin. Onsuz nefes almak mı dersen; sanki biri göğsünün ortasına kocaman bir kaktüs dikmiş, ruhun ise düdüklü tencere gibi ‘bahtım kara’ türküsü söylüyor.” Hatice Teyze’nin esprili ama yol gösterici nasihatleri, gözümde yuva özlemini yeniden canlandırdı ve beni eve dönmeye ikna etti.