Gelgitler

Bütün günü televizyonun karşısında gelmiş geçmiş dizileri, yayınlanma sıralarına göre izlerdi. Tembelliğinin içinde müthiş bir düzeni vardı. Hoşuna gitmeyen bir konu ya da kalitesiz bir çekim olsa bile dizinin tamamına hakim olabilecek kadar başından, ortasından, sonundan izler ve bir şekilde konusu geçtiğinde o diziye ait gerekli tüm verilere sahip olduğunu anlardınız. Bunları yaparken de tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmazdı; tabii bir de yemek siparişini getiren kuryeye kapı açmak…

Her tembelin sahip olması gerektiği gibi, onun da bu lükste yaşamasına bir sebep vardı elbet. İzmir’de yaşayan babaannesinin biricik torunu olması ve küçük yaşta babasını kaybetmiş olması dolayısıyla bütün ailenin ilgisi onun üzerinde toplanmış; el bebek gül bebek, bir dediği ikiletmeden bu yaşa gelmişti.

Akıllıydı da. Özel bir üniversitede uluslararası ilişkiler bölümünü bitirmişti. Devamsızlık derdi de olmayınca pek gitmese de evde yattığı yerden dinlediği konu anlatımlı videolar ve ilgisini çeken belgesellerle kayda değer bir ortalamayla mezun olmuştu. Yabancı dil bilgisi de yıllardır izlediği diziler sağ olsun, gayet iyi durumdaydı. Ama aylar, yıllar geçse de tutup da ciddi bir işe girme teşebbüsünde bile bulunmamıştı.

Babaanne hem kendi evlerinden birini ona bırakmış hem de kira gelirinin kayda değer bir kısmını torununa gönderiyordu. Nazmi zahmetsiz yaşamın yolunu bir şekilde bulmuştu; ta ki benimle tanışana kadar.

“Çayı soğutursan bir faydasını göremezsin, demesiyle gözlerimi daldığı derinliklerden çıkarabildim. “Hala romanın sonunda beni öldürdüğün için suçluluk hissediyorsun. Bugün de onun için buradasın, değil mi?” diye devam etti.

Her zamanki gibi aklımı okuyordu. O, yaşamayı zahmet olarak gören bir insan için bile hayata bağlayıcı sebepler bulup Nazmi’yi yaşatabilirdi. Ama o bunu istememiş ve resmen bıkmıştı. Nazmi, aşkı için yeterince savaşmamıştı. Üstelik pişkin pişkin yaşadığı kayıp için insanlardan merhamet ve empati beklemesi canını sıkmıştı.

“Duygu’yu hak etmediğimi düşündün. Beni ona hiç layık görmedin. Yeterince çabalamadığımı da düşünüyorsun. Ama içinde bir yerlerde başka türlüsünü de oldurabileceğini biliyorsun. Bunun vicdan azabını yüzünde görüyorum.”

Bıkmıştı bunun zihin okuyuculuğundan. Bi salsa belki net görünecekti her şey. Ama o konuştukça şüpheleri artıyordu. Belki de başından beri mutlu sonu hak ediyordu bu hikâye. Sonuçta, Nazmi ne kadar bezgin, ruhsuz bir adam olsa da Duygu’yla beraber hayatında gözle görülür değişiklikler olmuştu.

En başta internet üzerinden de olsa pazarlama işi yapmaya başlamış ve keyif de almıştı bu işten. Ama en önemli değişim tabii ki evindeki temizlik ve düzene dair olmuştu. Duygu, olur da uğrar diye, haftalarca salonun muhtelif yerlerine saçılmış pizza kutuları, kola ve ayran şişeleri, meyve ve çerez kabukları, küflenmiş kadehler ve birbirine yapışmış üst üste tabaklar bir süreliğine de olsa, ortadan kaybolmuştu.

“Bir şey söylemeyecek misin? Zaman daraldı. Bu yanlıştan dönmek için başka fırsatın olmayabilir.”

“Haklı olabilirsin ama gözden kaçırdığın bir şey var. İnsanlar seni sandığın kadar benimsemezler. Sen sonuçta, toplumsal ve bireysel sorumluluktan kaçan, normlara aykırı, ilişkilerde asla derinleşemeyen, fırsatçı ve bencil bir adamsın. Duygu hayatına girdikten sonra sendeki değişen şeyler hormonlarının sana oyunlarıydı. Onunla sevişebilmek için kendinle ve evinle ilgilendin. Sırf bu yüzden iş yapmaya başladın ve nihayetinde kadın senden uzaklaştığı gibi sen de bu işlerden uzaklaştın.”

“Hayır, tüm bu değişime sebep olan Duygu’nun bende yeniden canlandırdığı yaşam sevincindendi. O hiçbir zaman görmese bile evim güzel olsun istedim, bir işe yaramak, bir şeylerin ucundan tutmak istedim. İçim içime sığmıyordu. Her şeyden önemlisi, bizim onunla sandığın kadar çok bir yakınlaşmamız da olmadı.

Gerçekten doğru mu söylüyordu. Nazmi bunca bencil ve sefillikten sonra beden tatmini harici bir sebeple yerinden kalkmış ve hayatın ucundan tutmayı denemiş miydi? Kaç yıllık ilham kaynağını tanımıyor muydu yoksa?

Tüm bunlar aklımdan geçerken Nazmi biten nane limon bardağını sehpadan alıp mutfağa yönelmişti. Önümde bilgisayar, burnumu çeke çeke romanın taslağını en baştan okumaya başladım. Hiç bakmadığım yeni bir bakış açısıyla Nazmi’yi okuyor; hatta onu hiç tanımıyormuş gibi arada bir kafasından geçen şaşkınlıkların dışardan bile seçilebileceği mimikler yapıyordum.

Bu sırada Nazmi tekrar gelip koltuğuna geçmiş, bu sefer romanın dizgisiyle ilgili son düzenlemelere girmişti. Bir an geldi ki orada kafamda bir kıvılcımın yandığını hissettim. Nazmi’nin söylediklerinin ötesinde gerçekten bu romanda onu çok sempatik bulmuştum. Nasıl olmuştu da bunca aykırı bir karakterim bende sempati uyandırmıştı bu kadar. Bir yerde ellerim klavyeye gitti ve bir cümleyi silmeye başladım.

Onu yeniden yazarken arkasından geleni de düzeltmem gerekti. Derken yaklaşık üç saat boyunca yazmışım. Gece yarısı saat ikiye yaklaşmıştı. Son noktayı koyduğumda gözlerim Nazmi’ye kaydı. O da hiç aralıksız dizgiyle uğraşmıştı. Romanın son halini flaşa yükleyip önüne bıraktım.

“Umarım beğenirsiniz Nazmi Bey.” diyerek selam verip oradan ayrıldım. Sanırım bu hastalığın bu kadar uzama sebebini bulmuştum. İçimde müthiş bir huzurla kafamı yastığa koydum.

Related posts

Görsel NFT’ler Sanatın Değerini yükseltti mi?

Bezirgânbaşı Oyunu

Nisan 2026’da Öne Çıkan Konserler