Gönlünü Veren

Taha BULUT

“Yoğun tefekkür hali ve tevafuklarla hayatını/nefsini sorgulayan bazen bu yükün altında ezilen bir zatın kısa öyküsü”

Bu serine kaçan ılık yaz gecesinin kokusunu içime çektikçe sanki ciğerlerimdeki ağrılarıma merhem oluyordu. Soğumuş ve bayatlamaya yüz tutmuş kahvemi yudumlarken günlerdir içine yemek girmeyen midem bana buğz ediyordu. Kalbim ferahlamaya çalışıyor, zihnimin perdesine çocukluk anılarımı yansıtıyordu. Terasımdaydım, öylece oturuyor ve gözümün görebileceği en uzak ağaca bakıyordum. Bir yandan eve geçip kitabıma gömülmek istiyor, öte yandan içinde bulunduğum duygulara ve ana yıllar boyu esir olmak istiyordum. Ölmenin tam olarak böyle bir duygu olduğunu düşünüyordum. Her şey dünya kadar uzak ve her şey şah damarımdan bile daha yakın… Gözlerimi daldığı yerden kurtarmayı güç de olsa başardım ve gökyüzüne bakmaya başladım. Sonsuz bir karanlık…

Kafamı enseme yaslamış yukarıya bakarken cebimden bir sigara çıkarttım ve aralık duran dudaklarıma götürdüm.
Bir süre öylece kaldıktan sonra, başımı öne eğdim ve masamda duran çakmağıma uzandım. Sonsuz gökyüzünün farkına varmam hem içimi ferahlatmış hem de beni ürkütmüştü. Allah’ın heybetli ve yüce isimlerinin tecelli ettiği her yer, her şey bende aynen bu etkiyi yaratıyordu. Şu yüce tecellileri yüreğimde hissetmesem, ciğerlerimdeki matem tüm vücudumu esir alır ve beni ağır ağır yer bitirirdi.

Boynumu büken bir şükür duygusu ile birlikte sigaramı yaktım. Kahvem iyice soğumuştu, tek yudumda yarım kupa bayat kahvemi içtim. Ağustos böceklerinin korosunu dikkatlice ve keyifle dinliyordum hatta içimdeki yerini kaybetmesini hiç istemediğim zikri onların ritmine uyarlıyordum. Gözlerime uyku çökmüştü, masamdaki şeker kasemin içine giren karıncanın yaşadığı cenneti seyrediyordum. Ona göre içinde bulunduğu hâl Allah’ın ona en büyük lütfuydu. Sarhoş adımlarla şekerleri kokluyor, arkadaşlarına burayı nasıl tarif edeceğini düşünüyordu. Karşımdaki duvarın gediğine yuvalarını kurmuşlardı. Onu alıp erzakıyla birlikte oraya götürebilirdim fakat imtihanıyla baş başa bırakmayı tercih ettim. Çünkü imtihanı kolaylaştıran zahiri her şey, imtihandan sonra kazanacağın sükuneti azaltır. Sigaramı daha yarısına gelmeden söndürdüm, oturduğum yerden kalktım ve terasın mermerlerine belimi dayayıp, yine o ağacı seyretmeye başladım. O uzaktaki ağaç, sanki içimdeki huzurun ilk çarkı olmuştu, esen rüzgarla beraber çark harekete geçti ve yüreğime ağır ağır sevgi ve sükun yayıldı. Kalbimi seyrediyordum, ne tepki vereceğini merakla bekliyordum. Önce ufak bir ağrı oldu sonra da ferahlık.

Bütün bu duygular ve imgeler arasında yorgun düşmüştüm. Belimi mermerden çektim ve terasımdan evime inen merdivene yöneldim. Merdivenin korkuluklarından tutup yolunu milim milim merdivenlerin çıkıntılarına, pürüzlerine kadar ezberlediğim evime indim.

Evimin kasvete uzanan kapısını açtım, eve girer girmez içime bir sıkıntı çöktü. Hiçbir lambayı açmadan odama geçip sırtüstü uzandım. Suratım buruşmuştu. Daha iki dakika evvel yaşadığım duygular beni terk etmişti. Ellerimi birbirine geçirip göğsümün üzerine koydum. Allah’ı daha fazla zikretmeye mecalim kalmamıştı. Kalbim güneş görmüş bir çiçekti ve kelimeler bir arı gibi üzerime üşüştü, şiirler söylemeye başladım.

“Sıcak kalbim, buzdan aklıma ruh üflerken…

Damaklarımı gıdıklayan Allah’ı zikretmekten…

Unuttum kendimi, hiç oldum sermestlikten…

Yönümü kaybettiğim için zifiriden…

Takip ettim yine kendimi, lütfun izinden…”

Ağzımdan dökülen kelimeler, bugünkü yoğun tefekkürümden dolayı etkileyiciliğini kat kat artırmıştı. Büyülenmiş gibiydim. İçimde esen soğuk rüzgar tüylerimi kaldırmış ve göz kapaklarıma çarpmıştı. Ruhum bir gök gürültüsü bekledi, ama bedenim uykuya yenik düştü.

Uyandığımda daha güneş doğmamıştı. Gecenin gaflet çamuruna düşen azalarımı abdestimle temizledim ve gece boyu benden uzakta, belki de Allah’ın huzurunda olan ruhumu geri çağırdım. Uyandığımı gördüğünde dünya hayatına geri döneceği için canı sıkkındı fakat namaz kılacağımı bildiğinden sükut etti. Ben de sükutuna, sükun ettim. Ona göre bir et parçasıydım, arzu ve şehvet dolu bir et parçası… Onun yerinde olsam, ben de bir bedene hapsolmak istemezdim, fakat çoktan üzerime yazılmıştı kaderi(m).

Seccademi serdiğimde ikimiz de huzura kavuşmuştuk. Bana kendini teslim etti, ben de ona üflenmiş nefesin her zerresini kullanmak için, içine sevgi ve gayret konulmuş kalbimi kullandım ve nefesi üfleyene, sevgi ve gayretle taat etmek üzere namazımı kıldım.

Namazımı bitirdiğimde mutfağa geçip kendime bir kahve hazırladım. Odamdan sigaramı alıp, dün gece izlediğim terastaki manzarayı tekrar görmek için, aynı alana bakan pencereme geçtim. Pencerenin mermerine kahvemi koydum ve sigaramı yaktım. Aydınlığın karanlığı kovmasına az bir vakit kalmıştı. Bu vakitler en hüzünlü, en matemli olduğum zamanlardı çünkü karanlık, algılarımı gizliyordu. Aydınlık gelip, algılarımı açınca dünya hayatıyla yüz yüze kalıyordum ve hicranım başlıyordu…

Sevinçle cıvıldayan kuşlar, insanların çarşıya giderken çıkardığı yüksek ve anlamsız sesler/konuşmalar, güneşin vurduğu çimenler ve çiçeklerden yayılan kokular… Hepsi içime kasvet tohumları atıyordu, dünyaya elini eteğini hiç sürmemiş olan ruhuma mahcubiyetim ise, bu tohumlara su serpiyordu; sıcak kalbim tohumları yeşertiyor ve beni tam bir kasvet altına sokuyordu.

İçine koyduğum şekerden ve mermerime koyarken taşırdığımdan dolayı, kahvem olduğu yere yapışmıştı. Dikkatlice esaretine son verdim ve yudumlamaya başladım. Soğutmuşum yine kahvemi… İçemedim. İzmaritimin vakti dolan, sönmeye yüz tutan ateşini bu soğuk kahvede boğdum ve bu zehri kimsenin geçmediği bir sırada, sokağıma döktüm. Kaşlarım çatık ve göğsüm yanık bir hâlde odama, yani sığınağıma geri döndüm. Yatağıma uzanmak istedim, fakat sanki havaymışçasına içime çektiğim çile, karnıma açlıktan taş bağlama hâline yakınlığım ve sonbaharda bir yakınımı kaybetmişçesine beni kedere ve durgunluğa boğan huzursuzluk buna izin vermedi. Masamda açık halde duran, biraz olsun beni dünyadan uzak tutabileceğini düşündüğüm kitabımın başına geçtim. “Sırrını, sır etmediğin; sırrını belli etmendendir. Budaman gerek her hareketinin, her bir dalını yoksa ölü doğacak vuslatına öldüğün meyveler!”

Bir cümle, ancak bu kadar içime işleyebilir ve bulunduğum hâle tercüman olabilirdi. Vuslatına öldüğüm meyveler; Allah’ın sıfatlarının, baş gözümle görmemi lütfettiği tecellileriydi. Sırrım ise onlara ve onların yüce sahibine olan aşkımdı… Fakat içime bir ürperti yayılmıştı; kitabımın sayfasından, satırına kadar bu kadar tevafuk, Rabbime karşı mahcubiyetimi artırmıştı. Hangi arzumu, hangi pis amelimi veya emelimi budamam gerektiğini düşünüyordum.

Related posts

Faruk Sarıkavak ile Tüm Merak Edilenler

Futbolda Totaliter, Voleybolda Modernizm

14 Yaşındaki Bestecinin İlk Senfonisi Dinleyiciyle Buluştu