Hazal

Yazar Nuray Balcı
Melisa sadece yoksul bir kız değildi. O “Kendim olursam sevilmem, görülmem.’’ inancıyla büyümüş milyonlarca insandan biriydi. Maddi yokluk, ait olamamak, kimliğini gizlemek zorunda hissetmek, değersizlik. Ve hepimizin hayatında bir yerden tanıdık gelen o iç ses “Olduğum hâlimle yeterli miyim?” Eğer sen de değer görmek için kendini olduğun gibi gösteremiyorsan, yorulduysan, sıkışmışsan içine dön. Hoş geldin. Bu senin kendi yolculuğun. Kendini tanı, bil, kendine çalış ve kendini sev, kendine değer ver, kendinle barış! Kendi yolculuğuna çık, geç ayna karşısında her gün bıkmadan “Ben varım! Ben biriciğim! Ben değerliyim! Ben görünüyorum! Ben! Ben! Ben!” de.

Gazetede okuduğu bu metin ile derin düşüncelere daldı Hazal. Onun da Melisa gibi hissettiği dönemler olmuştu. Kendini tanımaya çalıştığı, görülmek istediği, işin içinden çıkamadığı zamanları.

Annesi geldi aklına hemen. Hastanedeyken ne çok dualar etmişti başucunda.’’ Ne olur Allah’ım annem iyileşsin!’’ diye. Değmezdi, değmedi de! Gördü de! Ama annesine bunu bir türlü anlatamamıştı. Ama yine de annesi bu şekilde bilmeseydi değmeyeceğini keşke. Annesinin hayatını mahveden o adamın bu kadar ileriye gideceğini annesi göremedi, Hazal da ona anlatamadı.

Hazal bir devlet memuru babanın tek kızıydı. Annesi terziydi. Üniversite yıllarında dersleriyle uğraşırken aynı zamanda yarı zamanlı bir işte çalışıyordu ki bir gece babasının trafik kazası geçirerek öldüğünü öğrendi. Annesi Hamide Hanım eşinin acısını kolayca unutmuş kendi yaşamına devam ederken Hazal derin bir depresyon içerisindeydi. Annesinin sevgilisi tarafından darp edilip hastaneye yattığı o gece o adamın bütün birikimleri de alıp kaçtığını öğrendiğinde acısı katlanmıştı. Ve bunu annesine nasıl söyleyecekti bilemiyordu.

Necati narsist biriydi. Hazal’ı deli gibi sevdiğini herkese ispat etmişti. Sonra da ilgisini çekmişti Hazal’dan. Bir dargın bir barışık süren ilişkileri artık iyice toksikleşmişti. Babasının acısına alışmaya çalışan Hazal, Necati’den beklediği desteği görememişti. Babasının acısıyla biraz daha olgunlaşan genç kızın kendi acısından acı duymayan birine kendini feda etme niyeti yoktu. Kararını vermişti. O da destek alacaktı. Aldı da.

Necati’den çok sevmesine rağmen ayrılan Hazal üniversiteyi bitirmiş, klinik psikolog olmuştu bile. Danışanını beklerken çayını yudumlayarak gazeteye göz gezdirirken rastladığı bu yazı onu geçmişe götürmedi. Âdeta hayatı film şeridi gibi geçti gözünün önünden.

Ne çok zorlanmıştı kendine yabancı   olduğu o dönemleri atlatırken.

Kendimi tanımaya çalışıyorum:

Aynaya bakıyorum bir ben varım,

Bir de bana bakan ben.

Yollar upuzun ve derin,

Her adımı ayrı tat.

Bazen ayrımlar var,

Karar veremiyorum.

Bazen kayboluyorum,

Bazen yoruluyorum,

Bazen büyüdüm diyorum.

Ama hiç bitmiyor.

Bitmiyor kendimi bulma yolculuğum.

Sorgularım, dönemeçlerim, zirvelerim.

Kendimi ararken; yüzlerce ben ile

Karşılaştım. Eksik, yaralı, arayan.

İşin içinden çıkamadım!

İnsan kendine bile yabancı olabilirmiş.

Tanıma yolculuğu, ömür sonuna kadarmış.

Bir ömür boyu kendine misafir olan insan;

Hiçbir zaman ev sahibi olamazmış.

Diye haykıra haykıra doktor önünde ağladığı zaman geldi, geçti aklından. Demek ki: ‘‘İnsan dedi ne büyük bir sır!’’ mış.

Derin düşüncelerinden kapı sesiyle sıyrıldı. İçeriye giren danışanı Derya Hanım’dı.

 

Related posts

Kavaklık Sözcüğünün Etimolojisi

Fütürist Moda Nedir?

Türk musikisi makamları ve Ruha Yansımaları