Hüznün Gölgesinde Yaşamak
Yazar Vildan Bahçacı
Bu dünyada mutluluğun sonsuza sürüp gitmediğini biliyoruz. Neticede dünya hayatı, bir aktarma istasyonu, bir geçit yolu mukabilindedir. Ezelden böyle tasarlanmış ve böyle yaratılmıştır.
Bu tasarımda hakikatli ve dosdoğru yürümek, hedefe varmanın yegâne anahtarı sayılmıştır. Elbette ki yol, engebe ve pürüzlerle dolu olmakla beraber bazı coğrafyalar daha bir uzun yaşar kışı. Bahara hasret bekler nice canlar, bahara hasret gider nice cananlar… Bu coğrafyaların kaderidir; acılar, bitmek-tükenmek bilmeyen savaşlar. Kaderin kederle yoğrulduğu bu yerlerdeki insanlar, aynı yolda yürüyen yoldaşlarından farklı bir sınanmaya tabi tutulurlar.
Aynı güne uyansalar da o günden beklenenler çok farklı olur. Kimilerimiz günlük hayatın telaşesi içerisinde koşuştururken dertli coğrafya Kudüs ve insanları, ciddi bir sınamadan geçiyor her dem her an. Mescid-i Aksa’nın dizinin dibinde doğan güne merhaba demek, en büyük bir mutluluk olması gerekirken aşılması gereken kısıtlamaların gölgesinde ne zor bir hayat yaşamak zorunda bırakılıyorlar.
Bunda biraz da bizlerin farkında olmama durumumuz etkili oluyor. Çünkü oralarda bir yerde kutsal mekân olarak yer alıyor puslu hafızalarımızda kimi zaman Kudüs. Bazen çok uzak gelirken kimileyin cana can katan bir yakınlıkta olmasına rağmen, yer yer bir bigânelik hâli, bizleri birbirimizden ayrıymışız zannına hapsediyor. Bu yüzden üstü kapalı zulmün havasını teneffüs etmeyenlere, yaşananlara tanık olmayanlara, başa gelenleri kelimelerle anlatmak ve hissettirmek, çok da mümkün olamıyor maalesef…
Oysa insanlığın ortaya çıktığı yıllardan beri Kudüs, uygarlığın doğuşuna ve gelişmesine tanıklık eden bir mekân olmuş ve insanlık için ana eksen konumuna ulaşmıştır. Tarihte derin izler bırakan ya da bırakmayan birçok topluluk, bu topraklar üzerinde yaşamış; her kültür, kendine özgü mozaiği ile bu toprakların zenginleşmesine katkıda bulunmuştur.
Keza ibadetlerden önemli bir kısmının zaman ve mekâna bağlı olması ve üç semavi dinin de Kudüs’te kutsal mekânlarının bulunması, kentin tarih boyunca önemini korumasında etkili olmuştur. Fakat Müslümanlar için Kudüs, adının çok ilerisinde ve ötesinde bir anlatım taşımaktadır. Müslümanlar, çok zengin dini ve kültürel bir mirasa sahip oldukları bu topraklarda eşitlikçi, barışçıl, bütüncül toplumsal sistemler kurmuş; halkların eşit ve özgür olarak birlikte yaşama iradelerine saygı duymuşlardır.
Bu coğrafya, İslam medeniyetinin kurduğu devletlerle felah bulmuş ve adaletle yönetilmiştir. Halife Hz. Ömer, üç semavi din tarafından kutsal olan Kudüs’e görkemli bir törenle değil, tevazu ve hoşgörü ile girmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer’in fermanı, insan haklarının korunmasına gösterilen hassasiyetin en güzel örneği olarak tarih sayfalarında yerini almıştır.
Kudüs fatihi Selahattin Eyyubi’nin mertliği, düşmanlarına karşı adaletli olması, eman verdiği kişileri kesinlikle cezalandırmaması ve alicenaplığı Avrupa’da şövalye hasletlerinin oluşmasına ve şövalyelik ruhuna kaynaklık etmiştir.
Mevcut Kanunları yazdırıp bir fiil uygulanmasına ehemmiyet gösteren Kanuni Sultan Süleyman, şehrin surlarını yenilemiş, çok sayıda çeşme ile Kubbetü’s Sahra’nın yer döşemesini yaptırarak şehir için birçok hizmette bulunmuştur.
Osmanlı resmi devlet politikasının hangi temeller üzerine bina edildiğinin en canlı kanıtı, Sultan Süleyman’ın “Lâ ilâhe illallah, İbrahim halîlullah” kitabesini Yafa Kapısı’nın üzerine yazdırtmasıdır ki devletin en güçlü olduğu zamanlarda bile birlikte yaşama ahlakının ve saygının göstergesi olarak tarihe şahitlik etmektedir. 400 yıl boyunca Kudüs’ün başkenti olan İstanbul, bu kutsal şehri işte bu hassasiyet ve özenle yönetmiştir. İslamiyet’in hâkim güç olduğu dönemlerde Kudüs ve civarı huzurun, barışın ve bir arada kardeşçe yaşamanın bereketli toprakları olmuştur.
Osmanlı hoşgörüsünü, Gazze’deki belgeler de ortaya koymaktadır. Filistin’de el yazması eserleri uzmanı Abdullatif Ebu Haşim’in, Gazze’deki Şer’i Mahkemesi’nin 1856-1860 yıllarına ait kayıtları üzerinde yaptığı çalışmalar, Osmanlı hoşgörüsünün günümüze gelen güzel belgeleridir.
Ebu Haşimi’nin, “Kayıtlardaki belgeler arasında Osmanlı’nın Gazze’de farklı din, mezhep ve millete mensup insanlar arasında eşitlik ve adaletin sağlanması ile bu insanların özgürce ibadetlerini yapabilmelerine yönelik talimatlara ilişkin emirler bulunuyor.” diyen açıklamaları bu hoşgörünün asırları aşan yansımalarıdır. (1)
Gelelim yaşananlara: Dünyanın en kadim kentlerinden biri olan Kudüs, bugün Orta Doğu’daki sorunların merkezinde yer almaktadır. Kudüs ile ilgili en önemli sorunu, İsrail Devleti’nin kendine hareket alanı oluşturmak adına paradoksal biçimde dini ve siyasi alanı kullanması oluşturmaktadır. Tek taraflı değerlere dayanan yaptırım, işgal ve zorbalıklar diğer kültürel perspektiflerden yoksunluk arz etmektedir.
İsrail polisi, ellerindeki silahlarla, plastik mermilerle, gözyaşı bombaları ve tazyikli sularla hâlihazırda bu kutsal mekânda ibadetlerini yerine getirmeye çalışan Müslümanlara, baskı ve şiddet uygulanmaya devam etmektedir. İsrail askerleri tarafından, mukavemet gösteren Filistinlilere ses bombası ve göz yaşartıcı gazla karşılık verilmekte, bu esnada kutsal mekânların uğradığı zararlar kâr sayılmaktadır.
Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir mabedin girişinde tam tekmil Robokop kıyafetli polis veya asker beklememektedir. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse dini ibadetini yerine getireceği kutsal mabedine kontrol noktalarında üstünün veya çantasının aranıldığı bir uygulamayla girmemektedir. Fakat inananlar, Müslüman bir coğrafyanın ortasındaki Mescid-i Aksa’ya, İsrail polislerinin ellerinde silahlarla beklediği kapılardan geçerek girmekte ve esaretin gölgesinde ibadetlerini yapmaya çalışmaktadırlar. Fakat meydana gelen çıktılardan herkes etkilenmektedir.
Her an saldırabilecek bir ruh hâliyle nöbet tutan İsrail polisinin gözlerinde korku ve tekinsizlik okunmaktadır. Öyle ki İsrail polisinin endişe, korku, huzursuzluk ve paniği bumerang etkisi ile kendisine dönmüştür. Tam da bu nedenle İsrail Devleti’nin fırsatçılık zihniyeti ve zulmünün sona ermesi Yahudi halkı da dâhil olmak üzere tüm insanlığın yararına olacaktır.
Tanıklık ettiğimiz İsrail zulmü, insanın ve onun yarattığı değerlerin hiçe sayıldığını göstermektedir. Mescid-i Aksa ve civarında yapılan yasadışı her girişim, aynı zamanda insanlığın köklerine, tarihine, kültürüne ve geleceğine yönelmiş bir saldırıdır.
İsrail Devleti’nin bu zorba uygulamaları, finanse edebilecek imkânlara sahip büyük ülkelerin, büyük şirketlerin ben-merkezci vizyonlarından destek görmektedir. Parayı verenler, aynı zamanda kendi çıkarları doğrultusunda medya ve siyaseti yönlendirme olanağına sahip olmaktadırlar.
- F. Buehler, bir makalesinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra kitle medyasının yeni teşekkül etmiş bir ulus-devlet olarak İsrail’e hararetli ilgisi ve hayranlığı, İslam’a ve Müslümanlar’a yönelik nispeten hareketsiz düşmanlığın yeniden canlanmasına katkıda bulunmuş oldu. 1948’den sonraki birkaç on yıl boyunca kitle medyasının tasvirleri Arap Öteki’nin olumsuz imgelerini yansıtmıyordu. Bunun yerine İsrailli Yahudiler sürekli kahraman olarak resmedilmekteydi. ‘‘İma yoluyla da olsa, kitle medyasının yazılı metin ve kısa demeç dünyasının siyah-beyaz zemininde Araplar örtük biçimde kötü insanlar haline ge(tiri)lmişti.’’ (2) diyerek bu medya ve siyaset ağının örülme zaman ve trafiğini açıkça ifade etmiştir.
Dünya çapındaki kitle medyasının İsrail’i Batı’ya olumlu olarak yansıtması, bu ülkenin ekonomik hayatiyeti için temel bir etken teşkil etmektedir. Bir örnek olarak kaydetmek gerekirse, Batı kamuoyu İsraillilere olumsuz bakmaya ve Filistinlilere sempati duymaya başlarsa Amerika Birleşik Devletleri yıllık yardım olarak İsrail’e milyarlarca dolar göndermede çok daha zorlu bir süreç yaşardı, (3) şeklindeki söylem de karmaşık ilişkilerin sade altyapısına dair güzel bir tespit durumundadır.
Dünyada hâkim medya İsrail’in yaptığı yasadışı işlemlerin görmezden gelinmesini sağlamaktadır. Bilinçli bir okuma yapıldığında görülebilecek şu başlıktaki haberler, “Bini aşkın fanatik Yahudi Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi.” “Fanatik Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya baskınları sürüyor.” “İsrail polisi Mescid-i Aksa’nın görevlilerini gözaltına aldı.” “İsrail güçleri Mescid-i Aksa’nın tüm kapılarını kapattı.” “İsrail güçleri gece baskınlarını sürdürüyor.” “İsrail güçleri 10 Filistinliyi gözaltına aldı.” “İsrail Batı Şeria’da Filistinlilere ait iki evi yıktı.” “İsrail askerleri Gazze’de bir Filistinliyi şehit etti.” (4) Buna benzer haberler ana akım medyada yer almamaktadır. Dünya televizyonları bu haberlere karşı sağır ve dilsiz rolü oynarken dünyaya İslamofobi nefreti pompalayan en küçük ve münferit bir olay cilalanıp, parlatılarak tekrar takrar verilmektedir. Oysa tüm bu ve benzeri haberler, İsrail güçlerinin neredeyse her gün rutine bindirdiği uygulamalardan sadece bir kaçıdır. Asıl dikkat çekilmesi gereken noktaysa kıyıda köşede de olsa haber olmayı başarabilmiş olmalarıdır.
İsrail Devleti’nin işgal ettiği Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya, İsrail polisinin koruması ve kanatlarıyla fanatik Yahudi baskınları düzenlemesi hiçbir surette kabul edilemez. İsrail Devleti, polis koruması ve silahı eşliğinde fanatik Yahudileri Mescid-i Aksa’ya getirmekle gelecek inşa edemeyeceğini fark etmelidir. Tepkilere göre don biçen, hassas damarlara temas edip hedefinin doğru yer olup olmadığını anlamaya çalışan ve hileli hesaplarla devran bu devran mantığı ile hareket eden bu zihniyete, Rahmet-i Rahmandan bir zuhurun gelmesi elbette ki yakındır. Her ne kadar sezdirmeden yapılmaya çalışılsa da Müslümanların kolektif bilinçleri her şeyin farkındadır.
Ürdün Krallığı Evkaf Bakanlığı, Mescid-i Aksa camisinin imamını atama, bu bölgenin bakımını yapma ve Müslümanların ibadetlerine uygun şekilde muhafaza etme yetki ve sorumluluğundadır. Fakat Mescid-i Aksa’da tarihi ve kültür varlıkların korunmasına adına yapıları imar etmek, restorasyon çalışmalarını yerine getirmek ciddi bir sorun teşkil etmektedir.
İsrail makamlarından çalışmalar için gerekli izin çıkmamakta, onay verilen işlerse uygulama anlamında yavaşlatılmakta veya durdurulmaktadır. 2003 yılında ikinci intifada sırasında kapatılan Bab-el Rahme, Rahmet ve Tevbe Kapısı diye bilinen yerdeki Rahmet Mescidi’nin bakım, onarım ve temizlik anlamında sahipsiz bırakılmasına çalışıldığı bariz bir şekilde dikkat çekmektedir.
Bu durum mübarek mekânları ziyaret edenlerin yüreğini dağlamaktadır. Kudüs’te kutsal mekânların hali pürmelaldir. Öyle ki, insanlığın binlerce yıllık mücadeleleri sonucu elde edilen kazanımlar korunup geliştirilerek kuşaktan kuşağa aktarılması gerekirken İsrail makamları tarafından tam aksine yok edilmeye çalışılmaktadır.
Halihazırda İsrail Savunma Bakanı olan Katz’ın, Dışişleri Bakanı iken ofisine Türk hükümetinin Kudüs’teki faaliyetlerini durdurmak için bir plan hazırlama talimatı vermesi bu tarz uygulamaların sürdüğünü göstermekte ve bu muamelenin Kudüs’teki (TİKA) Türk derneği faaliyetlerinin sınırlandırılmasını kapsadığı da gözler önüne sermektedir. (5)
Dahası işgal rejiminin, “Heykel Dağı” Polisi’ne çocukların Mescid-i Aksa avlusunda top oynamalarını engelleme talimatı vermesi ve işgal rejimi yüksek mahkemesinin de çocukların Mescid-i Aksa’nın avlusunda oynamalarını yasaklama kararı alması, İsrail Devleti zulmünün farklı bir enstrümanı olarak kayda geçmiştir. (6)
Kudüslülere bina inşa etmenin yasaklanması, 20 bin Kudüslünün kimliğinin iptal edilmesi ve İsrail otoritelerinin Kudüs’te yürütmüş olduğu demografik boyut, şehrin tamamıyla Yahudileştirilmesini hedeflemektedir.
BM’nin bu duruma ne yönde ve nasıl bir katkıda bulunabileceği de hâlâ anlaşılabilmiş değildir.
BM’nin, 11 Aralık 1948 tarihinde 194 sayılı kararı (7) kabul ederek, “Kudüs’ün uluslararası statüsünü defaten vurgulamasına, yerlerinden edilen Filistinli mültecilerin geri dönmelerinin sağlanmasına, Filistin bölgesinde kalan kutsal yerler ve dini yapıların korunarak buralara erişimin güvence altına alınıp serbest bırakılmasına” hükmetmesine rağmen tam aksi uygulamalara hiçbir yaptırım kararı çıkaramamıştır. BM, bölgedeki çatışma ortamını körükleyen ve kaotik ortamdan istifade ile kendisine alan açan İsrail’e yardım ve yataklık eder bir konumdadır. Bu hâliyle BM, İsrail’in defacto olarak bölgedeki işgaline göz yummaktadır.
İsrail Devleti, 1967 savaşı sırasında, o tarihe kadar Ürdün’ün himayesinde bulunan Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı işgal ederek bölgeyi tamamen denetimi altına almışsa da BM’nin 22 Kasım 1967 tarihinde kabul ettiği 242 sayılı kararla, (8) İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği bütün topraklardan çekilmesi hükmü de hayata geçirilmemiştir. Bu durumu tarihsel sürece vurduğumuzda görüyoruz ki İsrail Devleti, Kudüs ve çevresini merkez alacak şekilde adım adım genişleme siyasetini hayata geçirmek için her yolu denemektedir.
İsrail Devleti önce bir işgal saldırısı yapmakta sonra da bekleyip gelen sese göre hareketine yön tayin etmektedir. İsrail Devleti, hiçbir kararı uygulamadığı gibi defacto olarak bölgedeki işgalini ölçtüğü nabza göre şekillendirerek kendine alan açmaya devam etmektedir. BM’nin, 1973 savaşı sonrası “Ortadoğu’da adil ve daimî bir barışı öngören 22 Ekim 1973 tarihli ve 338 sayılı kararı” (9) kabul etmesi de mevcut durumu iyileştiremeye yetmemiştir.
Günümüzde de geçerli olan BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul kararları ile ikili anlaşmalarda mutabık kalınan kutsal mekânların statüsü hususu devamlı olarak gündemde tutulmakla, bu mekânlara atfedilen kutsallığı sorgulanır hâle getirilmekten başka bir işe yaramamaktadır. 1969 yılında Dennis Michael Rohan isimli Avusturyalı radikal bir Yahudi’nin Kıble Camisi’nin mihrabını ve bin yıllık minberini yakması ile başlayan Mescid-i Aksa saldırıları o günden bugüne muhtelif aralıklarla devam etmektedir. Ateşe verilişinin 50. yılında bile Mescid-i Aksa hâlâ yanmaya devam ederken, BM’nin sessizliği ve etkisizliği bu yangını körüklemektedir. (10)
İsrail Devleti’nin, 1980 yılında Kudüs’ü BM’nin kararları ve diğer ikili anlaşmalardaki aksi hükümlere rağmen ebedi başkent ilan etmesi; dünya kamuoyunun karşı çıkmasına rağmen ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı almasıysa elbette ki tarihin adaletli terazisinde yargılanacaktır.
İsrail Devleti, Kudüs’ün statüsünü Filistinliler ve diğer Arap ülkeleriyle yürüttüğü barış görüşmelerinde sürekli bir koz olarak kullanmakta, nifak tohumları ekerek Müslüman coğrafyayı birbirine kırdırma siyaseti gütmektedir. Sadece İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ülkesinde yönetimi elinde tuttuğu dönem içerisinde çok sayıda kadın ve çocuğun da içerisinde olduğu Gazze’de yaklaşık 72 bin Filistinli şehit edilmiş ve on binlercesi de yaralanmıştır. (11)
Filistin’in siyasi ve ekonomik sorunları, tüm devletlerin gündemini meşgul etmekle beraber dinî referanslarla pekiştirilmiş konular, tüm İslam alemi için geçilmemesi gereken bir kırmızı çizgi mesabesindedir. Camileri, meydanları, terasları, medreseleri, çarşıları ve etrafı surlarla çevrili olan 144 dönümlük Mescid-i Aksa Camii, Müslümanlara özel kutsal yerlerdir. Filistin-İsrail sorununun çözümünü, Kudüs ve Mescid-i Aksa meselesine bağlamak çözümsüzlüğü pekiştirmekte, suni gündemler anı kurtarmaktan öteye geçememektedir.
Peygamberimiz 23 yıllık peygamberlik müddeti içinde, 23 yıllık namazlarının 14 yılını Kudüs’e doğru yönelerek kılmıştır. Altı çizili bilgi gerçekçi olmadığı gibi abartıdır, genel kabul hicretten sonra 16 ay kadar Kudüs kıble olmuştur. Bu sebeple İslam coğrafyası olarak mukaddes mekân, etrafı mübarek kılınmış Mescid-i Aksa ve kutsal şehir Kudüs’e salt bir Filistin-İsrail sorunu olarak bakmamaktayız.
Hz. Meymune Validemiz sual edip, “Ey Allah’ın Resulü, bize Mescid-i Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildirir misiniz?” diye sorunca, Peygamberimiz cevaben buyururlar ki: “Oraya (Mescid-i Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin.” (12)
Keza Peygamber Efendimiz, “Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” (13) buyurdukları için İstanbul’un fethi tüm Müslüman komutan ve devlet büyüklerine büyülü fener olmuştu. Ta ki Allah’u Teala fethi, Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine müyesser kılana dek. Tasavvufunda dünyaya kıymet vermemek yatan bir dinin yaşayanları olarak, İstanbul’a ve etrafı kutsal kılınan Kudüs’e değer vermemizin en önemli sebebi, Peygamber Efendimizin mübarek sözleriyle bu şehirleri kıymetlendirmesindendir.
Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’in Miraca çıkarken üzerinde bulunan bu Hırka-i Şerif de bizim için son derece önemli ve kutsaldır. Peygamber efendimizin vefatı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim?’’ diye sorduklarında; “Üveys-i Karnî’ye verin. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurmuşlardır. (14) Peygamber Efendimizin Veysel Karani Hazretlerine bıraktıkları bu kutsal hırka İstanbul’da Hırka-i Şerif Camiinde muhafaza edilmektedir. Kudüs ve İstanbul kutsal emanetlerin yer aldığı ve korunduğu mübarek beldelerdir. Kimse bu şehirleri ve insanlarını birbirinden koparacağı zannına kapılmamalıdır.
İstanbul, Kudüs ve daha nice şehir o kutlu peygamberimizin bizlere işareti ve emanetidir. Canla başla korumamız, ziyaret etmek için yanıp tutuşmamız, imar etmek için kol kanat germek için yanmamız hep peygamberimizin bizlere vasiyetini yerine getirme gayretimizdendir. Yoksa bu dünyayı bir yaratan var ve O, ne yapacaksa yapacak. Bize düşen emanete hıyanet etmeme sadakatini gösterebilmektir. Ya emaneti korur kollar yaşarız ya da emanetin uğrunda cana mala bakmayız ecdadımız gibi. Neticede biz biliyoruz ki aslolan seferdir, zafer ise Allah’ın elindedir. Zira “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?’’ (15) ayetine olan inancımız tamdır.
Her ne kadar harita mühendisliği ile bilinçlere yanlış bilgiler yüklenmek isteniyorsa da gerçeğin aydınlık yüzü er ya da geç ortaya çıkacaktır. Çünkü uygarlıklara köprü olan Kudüs, aklın ve kalbin birleştiği bir bölgedir. Kudüs bilinci, geçmişi hatırlamanın ötesinde insanı geleceğe taşıyan bir serüvendir. Kudüs’ü fark etmek ve fark ettirmek yalnızca bugünü anlayıp yorumlamak değil, aynı zamanda geleceği şekillendirip değiştirmeye yönelik adımların güçlendirilerek doğru şekilde atılmasını sağlamak adına elzemdir. Keza Kudüs’ün geleceğini Müslüman coğrafyanın bugün vereceği kararlar, tatbik edeceği eylemler oluşturacaktır. Tek tek atılan adımlar olayları doğrudan dönüştüremeseler bile toplumun dikkatinin Mescid-i Aksa’ya ve geleceğe çevrilmesinde önemli bir etkiye sahip olacaktır.
Kudüs’e sahip çıkmak, ideolojik bir tavır içine girmek demek değildir. Gayri resmi politikalarla üzeri örtülmeye çalışılan tarihi, dinî ve kültürel mirasımızın korunup, geleceğe taşınması ve nasıl bir zenginliğe sahip olduğumuzun hatırlanmasıdır sadece. Bu, deforme edilmiş bilgi ve algı yanılmalarıyla örüntülenen zihinlerin güncellenmesidir aynı zamanda. Bu kutsal ve benzersiz topraklardaki baskılara karşı çıkmak, yalnız dinî ve kültürel bir gereklilik olarak görülmemelidir. İnsan ırkını yok etme savaşına hazırlanan ve bu yolda ateş taşıyanların karşısında durulduğu da anımsanmalıdır. Asırlarca yönettiğimiz bir coğrafyanın sosyal ve tarihi gerçekliğini doğru öğrenip-aktarmak ve dinî-kültürel değerleriyle buluşmamıza engel olmaya çalışanlara karşı koymak ve tavır sergilemek hepimizin görevidir.
Kudüs’ün geleceğinin bugünkünden çok farklı olacağı su götürmez bir gerçektir. O geleceğin Müslümanların farkındalığıyla ve üzerlerine örtülen ölü toprağın silkelenip atılmasıyla çizileceğine kuşku yoktur. Tarihî, dinî ve kültürel değerleri koruma çaba ve çağrılarının sonuçsuz kalmaması için bir gözümüz her daim Kudüs ve çevresinin üzerinde olmalıdır. Mescid-i Aksa’ya yapılan baskınlar kanıksanmamalı, reva görülen zulmün bir an önce son bulması için her Müslüman elinden geleni ve gelmeyeni yapma gayreti içinde olmalıdır.
Ecdadımız, tarih boyunca çok büyük mücadeleler vermiş; şartların zaman içinde değiştiğini ve dolayısıyla tekrar değişebileceğini bizlere bizzat göstermiştir. Başka bir toplumsal düzene duyulan özlemi yapıtlarıyla cisimleştirmiş; duygu ve düşüncelere tercüman olmuş; olmayacak nice dualara âmin dedirtmiştir.
Bu duygu, düşünce ve bilinçle tarihin, kültürün, yaşamın, umutların yuvası Kudüs’ü kaderine terk edemeyiz. Siyasi ve bürokratik erk tarafından alınan kararlarla içerisinde insana, insani değerlere yer olamayan strateji, proje ve yaptırımlara hayır diyoruz. Elimiz, dilimiz ve kalbimizle karşısında duruyoruz. Temel hak ve özgürlüklere, insanlık onuruna ve demokrasinin evrensel değerlerine aykırı her türlü yaptırımın, ‘‘zulümle abat olunmayacağı’’ gerçeğini bir kez daha doğrulayacağını hiç kimse unutmamalıdır.
Henüz son söz söylenmemiştir. Kudüs ve davasına aşık “son insan” hayatta kaldığı müddetçe bu topraklar, Din-i mübîn-i İslâm’ın elinde kalmaya devam edecektir
KAYNAKÇA
(1) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzedeki-osmanli-hosgorusunu-belgelerle-ortaya-koydu/1609921
(2) Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 55:1 (A. F. Buehler / çev. Mehmet Atalay, 2014, ss:126)
(3) Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 55:1 (A. F. Buehler / çev. Mehmet Atalay, 2014, ss:127)
(4) https://www.aa.com.tr/tr)
(5) https://odatv.com/israilden-erdogani-durdurma-plani-07101931.html
(6) https://mirasimiz.org.tr/sayfa/isGALCiLERiN-AKSADA-TOP-OYNAMA-YASAgI-REDDEDiLDi/1501
(7) BM Güvenlik Konseyi 194 sayılı kararı, 11 Aralık 1948
(8) BM Güvenlik Konseyi 242 sayılı kararı, 22 Kasım 1967
(9) BM Güvenlik Konseyi 338 sayılı kararı, 22 Ekim 1973
(10) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/atese-verilisinin-50-yilinda-mescid-i-aksa-hala-yangin-yeri/1561339
(11) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-2-yildir-suren-israil-saldirilarinda-can-kaybi-67-bin-173e-ulasti/3709620
(12) Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14
(13) Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr, I
(14) http://ahmetsimsirgil.com/veysel-karani/
(15) Bakara, 214. Ayeti celileri
Sosyal bir mesaj var 1 puan