Saatler Şehri
Yazar Hakan Altun
Yıl, takvimlerin birbirine karıştığı bir çağdı. Ne tam Orta Çağ denebilirdi ne de modern zamanlar çünkü bu topraklarda zaman, başka diyarlardaki gibi ilerlemezdi. Anadolu’nun rüzgârla oyulmuş bir platosunda surları taş değil, saatlerden örülmüş bir şehir vardı: Saatler Şehri.
Bu şehirde kuleler çanla değil, tik taklarla yükselirdi. Her evin duvarında bir saat asılıydı ama hiçbiri aynı zamanı göstermezdi. Çünkü burada zaman, insanın iç hâline göre akardı. Sevinçle uyanan için gün uzun; kederle yürüyen için gece erkendi.
Şehrin kuruluşu, tarihin unuttuğu bir yenilgiye dayanırdı. Büyük bir savaşın ardından, ordular dağıldığında, sağ kalanlar şunu fark etmişti: Kaybedilen topraklar değil, gelecek fikriydi. İşte bu yüzden Saatler Şehri’nde ne fetih vardı ne de zafer anıtı. Tek anıt, şehrin merkezindeki eski bir kütüphaneydi. Kapısında şu yazardı:
“Tarihi kazananlar değil, anlayanlar yazar.”
Bu kütüphanede kralların adları değil, hatalarının gerekçeleri saklanırdı. Her vatandaş, hayatında bir kez, yaptığı en büyük yanlışı yazmakla yükümlüydü. Yazmayan, şehirden sürülmezdi; ama zamanı dururdu. Saati artık çalışmazdı.
Masalımızın kahramanı Mihra, genç bir kâtibeydi. Görevi, eski çağlardan kalma el yazmalarını çözmekti. Bir gün, rafların en üstünde, tozla mühürlenmiş bir tomar buldu. Üzerinde ne tarih vardı ne imza. Sadece tek bir cümle:
“Ütopyalar, unutulan gerçeklerden yapılır.”
Mihra bu cümlenin peşine düştü. Tomarı açtığında, Saatler Şehri’nden önce var olmuş bir devleti okudu. Bu devlet, adalet üzerine yemin etmişti; fakat adaleti tanımlamayı unutmuştu. Eşitlik istemişti ama insanı tanımamıştı. Ve sonunda, en büyük ütopya, en kanlı distopyaya dönüşmüştü. Mihra, metni okudukça fark etti: Şehrin kurucuları bu felaketi biliyor, bu yüzden kusursuzluk hayalinden bilerek vazgeçiyorlardı.
Saatler Şehri’nin sırrı buradaydı. Burada herkes eksik olma hakkına sahipti. Ancak şehirde bir sorun vardı. Son yıllarda saatler daha sık duruyordu. İnsanlar hatalarını yazmaktan kaçınıyor, geçmişle yüzleşmek istemiyordu. Zaman, bu kaçışa cevap olarak ağırlaşıyordu. Mihra, Meclis’e çağrıldı. Meclis’te ne bağırış vardı ne de alkış. Kararlar fısıltıyla alınırdı; çünkü yüksek ses, düşünceyi korkuturdu.
“Zaman duruyor.” dediler. “Bunun sebebini biliyor musun?”
Mihra cevap verdi:
“İnsanlar tarih olmaktan korkuyor. Oysa tarih, suçlamak için değil, anlamak için vardır.”
Meclis bir süre sustu. Ardından en yaşlı üye konuştu:
“Öyleyse bize yeni bir masal yaz.”
Ve Mihra yazdı. Bu masalda, krallar yoktu; ama sorumluluk vardı. Tanrılar yoktu; ama vicdan konuşurdu.
Kahramanlar değil, tanıklar vardı. Masal, halka okunduğunda şehirde tuhaf bir şey oldu: Saatler yeniden çalışmaya başladı. Ama artık hepsi farklı değil, aynı anı gösteriyordu. O anın adı yoktu. Ne geçmişti ne gelecek.
Sadece şimdi. Saatler Şehri hâlâ ayakta derler. Haritalarda görünmez; çünkü haritalar yerleri değil, iktidarı çizer. Ama tarih bilenler bilir: Gerçek ütopyalar, ulaşılacak yerler değil, vazgeçilmeyen ilkelerdir.
Ve bu yüzden bu masal, çocuklara değil; tarihi omzunda taşıyan yetişkinlere anlatılır. Çünkü bazı masallar, uyutmak için değil, uyandırmak için yazılır.
Hakan Altun