Yazar Fatma Sözen
İlişkiler çoğu zaman iki insanın birbirine yaklaşma çabası gibi görünür. Oysa derinde çok daha fazlası vardır: İnsan, karşısındaki kişiye doğru eğildiğini sanırken aslında kendi iç dünyasının katmanlarında dolaşır. Onda gördüğü her ifadeyi, her davranışı, her susuşu kendi geçmişinde bir yerlere dokundurur ve işte tam da bu temasla, uzun zamandır yüzleşmeyi ertelediği duygular, yeniden harekete geçer. Bu yüzden ilişkiler, dışarıdan bakıldığında basit bir yakınlaşma süreci gibi dursa da içeriden çoğu zaman kendimize doğru açılan karmaşık, girift ve bazen de ürkütücü aynalarla doludur.
Her insan farkına varmadan kendi tetiklenmelerini yanında taşır: Kimi zaman bir ses tonu, kimi zaman bir geri çekilme, kimi zaman ansızın beliren bir duygu, o tetiklenmenin görünmez düğmesine dokunur ve aniden büyüyen bir dalga gibi içimizi kaplar. Bu dalganın kaynağı çoğu zaman karşımızdaki kişinin yaptıkları değil, o davranışın içimizde uyandırdığı eski bir yankıdır. Bu nedenle ilişkide hissettiğimiz her rahatsızlık, aslında bizim içsel hikâyemizin bir bölümünü gündeme getirir.
Tam da bu noktada ilişkiler bize büyük bir hakikat fısıldar:
“İnsan iki kere sever.” İlki, karşısındakini ilk gördüğünde, kendi algısı ve hayal gücüyle kurduğu hâliyle; ikincisi ise, partnerini tüm kırılganlıklarıyla, tetiklenmeleriyle, savunmalarıyla, yaraları ve çabalarıyla, yani olduğu hâliyle kabul etmeyi öğrendiği anda… İşte gerçek sevgi, ikinci sevişte başlar; çünkü bir insanı ideallerimizle değil, gerçeğiyle görebildiğimizde, önce kendimizi sonra onu özgür bırakırız.
Hayalin ışığında sevmek kolaydır; gerçekliğin gölgesinde sevmek ise dönüşüm ister.
İlişkilerde “ayna etkisi” böylece kendini gösterir: Karşımızdaki kişi çoğu zaman bir düşman veya bir sınav değil, bize kendimizi göstermek için hayatımıza giren bir öğretmendir. Bir bakışında güven ihtiyacımızı, bir susuşunda terk edilme korkumuzu, bir öfkesinde kendi ifade edemediğimiz duyguların gölgesini görürüz. Bu yüzden ilişki yalnızca iki kişi arasında değil, kişinin kendi geçmişiyle, kendi inançlarıyla ve kendi duygusal mirasıyla da sürekli konuşan bir yapıya dönüşür.
İletişimsizlikle örülü düğümler de tam burada oluşur; konuşulmayan her duygu büyür, ertelenen her itiraf kabuk bağlamak yerine derinleşir, adını koymadığımız her ihtiyaç kendini öfke, kırgınlık veya geri çekilme olarak dışarı vurur. Oysa çoğu zaman çözüm, “Doğru kelimeyi bulmakta” değil, duygunun ham hâlini bile paylaşacak cesareti göstermekte saklıdır.
Bir cümlenin derinliği bazen sadece şudur:
“Şu anda zorlanıyorum ama buradayım.”
Bu yalın açıklık, ilişkide güvenin gerçek temelini atan görünmez bir bağdır. İnsan, ilişkilerdeki en büyük dönüşümünü çoğu zaman karşısındakini değiştirmeye çalışırken değil, kendi tetiklenmelerinin nereden geldiğini anladığında yaşar. Bir tepkiyi susturmak değil, o tepkiden geriye doğru yürüyerek hangi duygunun bize seslendiğini görmek; geçmişin gölgelerinden bugünün ilişkisine taşınan izleri fark etmek; “Bu his gerçekten bu ana mı ait, yoksa ben bunu çok daha önce bir yerde yaşamış mıydım?” diye kendine sorabilmek… İşte ilişkiyi olgunlaştıran bu farkındalıktır. Ve belki de ilişkilerde asıl keşfettiğimiz şey sevgiden çok kendilik olur. Çünkü başkasına yaklaşırken aslında kendi içimize yaklaşırız; duygularımızı tanıdıkça karşımızdakini daha gerçek bir gözle görebilir, hayal ettiğimiz kişi yerine karşımızdaki insanın hakiki varlığına temas edebiliriz. Bu temas bazen sarsıcı, bazen şefkatli, bazen de çok derin bir sessizlikle gelir ama sonunda bizi daha geniş bir anlayışa taşır. Sonuçta ilişki, bizi yıpratmak için değil, büyütmek içindir. Bir insanı, ilk görüşte sevmek bir başlangıçtır; onu gerçekliğiyle sevmek ise bir yolculuğun olgunlaşmış hâlidir. Ve bu yolculukta öğrendiğimiz en önemli şey şudur:
Sevgi, idealde değil; gerçeğin içinde filizlenir…