Yazan: Murat Yılmaz
Rüya, limanın sabah ayazında titrerken elindeki bileti sıkıca tutuyordu. Parmakları soğuktan değil, içindeki ağırlıktan ürperiyordu. Bu yolculuk bir seçim değildi; geride bırakamadığı acılardan bir kaçıştı. Şehrin sokaklarını, eski evin gıcırtılı kapısını, yarım kalan tüm cümleleri geride bırakmak için kendini denize vuruyordu.
Gemi “Hürmüz” ismini taşıyordu ama Rüya için bu gemi, sessizliğin sığınağıydı. Güverteye adım atarken içinden bir şeylerin geride kaldığını hissetti. Sanki ayrılırken arkasında görünmez bir iz bıraktı; ama o iz artık ona acıdan başka bir şey hatırlatmıyordu.
Gemi limandan ayrılırken insanlar mendil sallıyor, sevdiklerine son kez bakıyordu. Rüya ise bakmadı. Geriye dönüp bakarsa bir daha yürüyemeyeceğini biliyordu.
İlk gece deniz karanlıktı. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve yıldızlar bu yolculuğa eşlik etmeyi reddetmiş gibiydi. Rüya, güverte korkuluğuna yaslanıp dalgaların karanlıkta ölür gibi kayboluşunu izledi. Bir kez bile göz kırpmadan… Sanki dalgalar onun içindeki fırtınayı taşıyordu.
Üçüncü gün tanıştı Kaptan Sadık’la. Yaşlı adamın gözleri tuzla, acıyla ve yılların yüküyle doluydu.
“Deniz,” dedi kaptan, boğuk bir sesle, “insanı iyileştirir ama önce sınar. Kaçtığını sanırsın, ama en çok kendini bulursun.”
Rüya bu sözleri duyunca boğazında bir düğüm hissetti. Belki de kaçtığı acı, dalgaların arasında hâlâ peşindeydi.
O akşam deniz aniden kabardı. Gemi şiddetle sallanmaya başladığında insanlar koşuşturuyor, çığlıklar rüzgâra karışıyordu. Rüya güverteye çıkıp korkuluklara tutundu. Yağan yağmur yüzüne vuruyor, dalgalar geminin bordasına yumruk gibi çarpıyordu.
Bir an için, deniz onu içine çekmek ister gibi yükseldi. Rüya gözlerini kapattı; içinden bir fısıltı geçti:
“Belki de bu… tamamlanış olur.”
Fakat gemi batmadı. Fırtına sabaha karşı dindi. Geriye gözlerini yakan bir tuz kokusu, güvertede kırılmış bir sandalye ve Rüya’nın içindeki açılmış yeni yaralar kaldı.
Fırtınadan sonra birkaç gün boyunca deniz durgundu. Ama Rüya’nın içi daha da büyüyen bir sessizlikle doldu. Her sabah güverteye çıkıp ufku izledi; sanki geçmişi orada, bulutların ardında bir yerde kaybolabilirmiş gibi.
Bir gün, uzun bir sis tabakası denizin üzerine çöktü. Dünya bir anda görünmez oldu. Geminin sesi bile boğuklaşıp kayboldu. Rüya sisin içinde yürürken kalbinde taşıdığı bütün ağırlık bir anda yüzeye çıktı. Sisin içinde kendi ayak sesleri bile yankı yapıyordu.
“Kendimden kaçmak için çok yol geldim.” dedi fısıldayarak. “Ama sis bile beni saklayamıyor.”
Saatler sonra sis aralandığında ufukta ilk defa bir kara çizgisi belirdi. Yeni bir liman, yeni bir hayat… belki de yeni acılar. Ama yine de yeni.
Gemiden inerken Kaptan Sadık’ın sesi arkasından geldi:
“Deniz sana ne aldıysa yerine bir güç bıraktı. Korkma.”
Rüya derin bir nefes aldı. Acıları hâlâ yerli yerindeydi, ama artık onda ağırlık değil; bir yön vardı. Denizin ortasında verdiği o karar gibi…
“Ya devam edeceğim ya yok olacağım.”
Ve o devam etmeyi seçti.
Editör: Fatma Karataş