Kahve… Toplumumuzda öyle bir yeri vardır ki anlatmaya kelimeler yetmez. Sadece bir içecek değildir o. Sabah güneşi doğarken içilen bir yudum huzurdur, gün ortasında bir soluklanmadır, gece kitaba dalarken sayfaların arasına sızan bir arkadaştır. Her ana sığar, her duyguya ortak olur. Eskiden öyleydi. Közün üzerinde bakır cezve ağır ağır ısınırdı. Kahvenin suyla buluşması, suyun rengi koyulaştıkça yayılan o eşsiz koku…
Zaman yavaşlardı o anlarda. Sabırla beklenirdi, göz ucuyla izlenirdi cezvenin başı. Taşacak gibi olunca yürek hoplar, ocaktan alınınca bir “oh” çekilirdi. O köpük, o kıvam… Ağzımızda pütür pütür değil, süzülen bir ipeklik… İşte o kahveye “demi oturmuş” derdik. Çocukluğumdan beri bir sözüm vardır: Kahve ne zaman taşsa yüreğim taşar. Yabancı gelmez bu söz bana. Çünkü kahveyle bir olmuşuzdur biz. Onun taşması, benim taşmamdır. Onun demlenmesi, benim demlenmemdir. Şimdilerde ise, bakır cezveler raflardaki yerini elektrikli olanlara bıraktı. Düğmeye basıyorsun, birkaç dakika içinde kahve hazır. Acele, telaş, oldu bitti. Ama kahvenin ruhu var bence. En azından benim için öyle. Ruhu olan bir şeyi aceleye getiremezsin. O, yavaş yavaş, usul usul, sevgiyle harmanlanmayı bekler. Duygularla yoğrulmayı. Belki diyeceksiniz: “Kahvenin demi mi olur?” Olur. Ve bana sorarsanız, en güzel kahve ağır ağır, içtenlikle demini alarak yapılandır. Aceleye getirilen, “olsun bitsin” diye yapılan kahveler ne demini alır ne de gönlümüzü. Kokusu yayılmaz odalara tadı oturmaz dile. Bugün kahve kültürü dediğimiz şeyin içinde bir şeyler kaybolup gidiyor. Belki de kaybolan yalnızca kahvenin demi değil, sabretmeyi unutan bizleriz.