Selim için her sabah milimetrik bir ayindi. Alarm çalmadan tam bir saniye önce gözlerini açar, zafer duygusuyla doğrulurdu. Kahve makinesi çalışırken çıkardığı o düzenli “gluk gluk” sesleri ona dünyanın en güvenilir senfonisi gibi gelirdi. O sabah da kupasını doldurmuş ilk yudumu almaya hazırlanıyordu ki kapı zili çaldı.
Karşı komşusu Rıza Bey, her zamanki dağınık haliyle eşikte dikiliyordu.
“Selim Bey, kusura bakma hanım suları kesik mi diye sordu da…”
Selim mesafeli bir gülümsemeyle kapıyı araladı, kupayı elinden bırakmadan kontrol paneline uzandı. Ana vana kapalıydı. Rıza Bey ensesini kaşıdı:
“Ah be, daha yeni taşındık unutmuşuz açmayı…”
Selim tam “Olur öyle şeyler” diyecekken koridordaki asansör kapısı güm diye kapandı. Selim irkildi. Parmakları gevşedi. O koyu, kutsal sıcaklık tertemiz keten gömleğinin tam göğsüne, en görünür yere bir leke olarak kondu.
Rıza Bey ıslık çalarak uzaklaşırken mırıldandı:
“Hadi be, nazar değdi diyelim…”
Selim kapıyı kapatıp lekeye baktı ve alçak sesle fısıldadı:
“Tamam. Gün buraya kadarmış.”
Gerçekten de gün, o küçük lekenin geometrik bir izdüşümü gibi yayıldı. Araba aküsü bitti, bindiği taksi kaza yaptı, ofiste ise planların hepsi tuzla buz oldu.
Ertesi gün “savunma” moduna geçti. Hiçbir şey yemeden, neredeyse nefes almadan evden çıktı. Öğle toplantısında, holdingin en büyük ihalesi masadayken burnu dayanılmaz kaşındı. Aksırdı. Su bardağı devrildi. Genel müdürün önündeki sözleşme, ıslak bir enkaza döndü.
Üçüncü gün evden hiç çıkmadı. Dördüncü gün mecburen ofise gittiğinde asistanı Leyla Hanım, elinde istifa dilekçesiyle girdi.
“Selim Bey, ben makine değilim. Hata payı olmayan bir dünyada nefes alamıyorum.”
Beşinci gün Selim adeta derviş sabrıyla sokağa çıktı. Bankadaki işleri kusursuz halletti, akşam yemeğini tek kırıntı dökmeden bitirdi. Gece yarısına bir dakika kala dede yadigârı gümüş saati kurarken kendi kendine gülümsedi:
“Gördün mü Selim? İsteyince her şey oluyormuş.”
Kurma kolunu “tık tık tık” çevirdi. Tam 23:59’da saati yerine koymak üzereyken parmak uçlarında ani bir uyuşma… Ağır gümüş saat avucundan balık gibi kaydı. Parkeye çarpınca kristali binlerce parçaya bölündü.
O anda yerin yedi kat altından gelen uğultu yükseldi.
Sarsıntı öyle şiddetliydi ki duvarlar kâğıt gibi yırtıldı, kitaplar raflardan mermi gibi fırladı, tavandaki avize idam sehpası gibi sallandı. Selim toz dumanın içinde yerde duran kırık saate baktı ve hayatında ilk kez içten, kahkaha attı.
“Tamam ulan!” diye bağırdı tepesindeki çatlağa, “Anladım! Hata yapmak serbestmiş! En sonunda yıktın işte!”
Tavan üzerine çökerken aklından geçen son düşünce şuydu: O ilk günkü kahve lekesinin aslında ne kadar hayat dolu göründüğü…
Saat tam 23:59’da durmuştu.
Selim’in kusursuzluk takıntısı da tam o anda ebediyen sona erdi.