Kalabalığın İçindeki Yalnızlık 2. Bölüm

Muhittin ÇİFTÇİ

…Eski apartman, kendine has kokuları, sesleri ve hiç bitmeyen küçük kıyametleri olan canlı bir organizma gibiydi. Boyaları dökülmüş, merdivenleri gıcırdayan, duvarları ince bir hafızayla örülmüş bir yapısı vardı. Üst katta oturan emekli astsubayın televizyonundan sızan haber bülteni sesleri, alt kattaki yeni evli çiftin mutfağından gelen tıkırtılar, yan dairenin tuhaf sessizliği… Hepsi onun hayatının görünmez parçalarına dönüşmüştü. Ahmet için tüm bu sesler, “kitle iletişim araçları ve toplumsal yalıtılmışlık” derslerinin canlı birer sağlamasıydı. Apartmanındaki komşuları birbirine bu kadar yakın duvarların arkasında yaşıyor, ama birbirlerinin ruhuna teğet geçip gidiyorlardı.

Bazı binalar insanı içinde yaşatmaz. İnsanları içinde saklar. Ahmet o apartmanda sadece yaşamamıştı; çoğalmıştı. Bir sabah dersinde öğrencilerine şöyle demişti: “İnsan kendisini en çok anlattığı şeylerle değil, sustuğu şeylerle ele verir.” Ama aslında bu cümleyi kendine söylemişti. Çünkü onun hayatında en çok büyüyen şey, suskunluktu. Gece yarısını çoktan geçtiğinde odasındaki o evlatlık kimliği usulca geri çekilir; yerini çok katmanlı o adama bırakırdı. Ekrana uzun süre bakar, sonra tek bir cümle yazardı: “Şehir insanı büyütmez, çoğaltır.” O an fark ederdi kendisinin de kaç kişiye bölündüğünü: Akademisyen Ahmet… Şair Ahmet… Gazeteci Ahmet… Oğul Ahmet… Dayı Ahmet… Ve hepsinin arasında kaybolan gerçek Ahmet.

İnternet gazetesinin o hızlı, dinamik gerçekliği bittiğinde çizer Ahmet uyanırdı. Çini mürekkebine batırdığı tarama ucunun çıkardığı o incecik sesle, dikey çizgilerle, pencereleri karanlık, insanları belirsiz apartmanlar çizerdi. Çizdikçe, omuzlarında biriken beton kasvetini kâğıdın beyazlığına kusardı. “Yazmak bir iddiadır,” diye düşünürdü Ahmet, fırçasını temizlerken. “Ama çizmek, o iddianın altındaki boşluğu itiraf etmektir.” Kitap rafları artık taşmış, koridordaki koliler birbirinin üzerine yığılmıştı. Beş yıl… Bu dar dairede, annesiyle birlikte kurduğu bu küçük cumhuriyette kelimeler artık nefes alamıyordu. Kırk dört yaşın ağırlığı, toplu taşıma duraklarındaki yorgunluk ve bu sığamadığı eski daire, içindeki o şairi en uç noktaya kadar sıkıştırmıştı. Bir gün taşınma fikri doğdu. Ama bu bir karar değil, bir zorunluluktu. Çünkü bazı insanlar evlerinden değil, kendilerinden taşınırlar.

Related posts

Kına Gecesi

Kesişen Hayatlar

İltifat Nasıl Yakıta Dönüşür