Kanlı Tülbent

k

Nilüfer Sedef

Elindeki kanlı bıçağı başına sürmeye başladı Nuran. Yazması kana bulandıkça Esma’nın başındaki tüle benzetiyordu onu. Dilinde aynı türkünün dizeleri; “Annesinin bir tanesini hor görmesinler. Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim.”
Araba kapısının kilidini uzanıp açtı ve yavaşça dışarı çıktı. Çapraz taktığı çantası hâlâ boynunda asılıydı. O gün için aldığı elbisesi paramparça olmuş, annesinin fakir zannedilmesin diye kendi boynundan çıkarıp onun boynuna taktığı altın kolyenin yerinde yeller esiyordu. Elindeki bıçakla usul usul yürümeye başladı. Dilinde yine aynı türkünün sözleri “Annemin yelkeni olsa açsa da gelse, babamın bir atı olsa binse de gelse, kardeşlerim yollarımı bilse de gelse.”
O gün katilin kızı Zehra uzaktan izlemişti kınayı. Kimse onu kınaya çağırmadı çünkü o katilin kızıydı. Annesi, babasını öldürmüştü. Ne olmuş, neden öldürmüş hiç bilmiyorlardı ama zaten önemli de değildi. Annesi katildi, bu yeterliydi. Kimse onunla arkadaşlık etmezdi. Anneannesi bakardı ona, annesi hapiste olduğu için. Aslında Zehra’yla çok iyi arkadaşlardı önceden. Sabahın alaca karanlığında o insanın ellerini titreten soğukta, birbirlerine sokularak servisi beklerlerdi. Aynı fabrikada çalışır, yan yana tezgahlarda tütün sarar ve usta başından gizli olacak şekilde fısıldayarak hayallerinden bahsederlerdi. Evlenmek isterlerdi her genç kız gibi, bir de içmeyen kocaları olsa başka bir şey istemezlerdi. İçki içen adamdan her şey beklenirdi çünkü öyle öğretmişlerdi onlara. En önce o sorulurdu taliplere. Sonra Zehra’nın annesi katil oldu, Zehra’da katilin kızı. Katilin kızıyla da arkadaş olunmazdı, arkadaşlıkları da o yaz bu sebepten bitmişti.
Başındaki eşarbı düzeltip üstündeki elbisenin yırtılan yakasını eliyle kapatarak yürümeye devam etti. Etek kısmındaki yırtıkları önemsemedi çünkü kalın külotlu çorap giymişti altından. Açıkta bir yeri yoktu şükür. Ama bıçaktaki kan yere damlayıp toprağa karıştıkça kan kırmızısı renkli kına tülü hayali de onunla beraber yavaş yavaş kayboluyordu. Yürümeye devam etti. Saat kaçtı, ne zamandır yürüyordu, hayallerinden ne kadar uzaklaşmıştı kestiremiyordu. Hava bir anda kararmıştı tıpkı bir anda hayatının karardığı gibi.
Esma’nın kınası geldi aklına tekrar. Ne güzel geçmişti kınası. Annesi onu özenle giydirmiş, süslemiş öyle göndermişti kınaya. Öyle ya! Böyle yerlerde genelde kızlara talip çıkıyordu. Annesi onu sıkı sıkı tembihlemişti “Çok oynama, çok gülme, ağır ol.” diye.
Kına yakılmadan önce şarkılar çalındı, oynandı, halaylar çekildi ama o annesinin tembihlediği gibi o hiç oyuna kalkmadı. Sonra üstünde kırmızı kaftanı, başında kırmızı tülüyle gelin geldi ve salonun ortasına oturdu. Gelinin etrafında hep beraber türküler söyleyerek döndüler. Esma’nın kaynanası, kına yakılması için elini açmayan gelinin avucuna çeyrek altın koydu ve alkışlarla Esma elini açtı. Ardından kına yakıldı. Sonra müzik yine çalmaya başladı ve tekrar oynamaya başlandı. Tüm olanları büyük bir hayranlıkla izleyen Nuran, uzaktan kendisine gülümseyerek gelen kadını gördü ve ne olduğunu anlamadan kadının çekiştirmeleriyle kendini oyun alanında oynarken buldu. Kadın şen şakrak, hafif toplu, saçları yapılı, belli ki herkesle hemen samimi olan mesafesiz biriydi. Nuran, kadının kendisine bu kadar yakınlığını anlamaya çalışırken bu kişinin kendisine talip olabileceği aklına geldi ve yüzü kızardı. Bir süre sonra kadın, kaşla göz arasında Nuran’ın eline bir kağıt sıkıştırdı ve kalabalıkların arasında gözden kayboldu.

Ormanın içinde, yol boyunca yürümeye devam etti Nuran. Şimdi ne yapacaktı, nereye gidecekti? Karar veremediğinde ya annesini ya da en yakın arkadaşı Saniye’yi arardı. Ama onları arayıp ne diyecekti? “Yemeğin altını kapatayım mı, bu çorabı alayım mı?” gibi basit bir soru değildi bu. Peki annesi bu olanları öğrense ne derdi? “Pis rezil adam, kızımın namusunu kirletmeye çalışırsın ha! İşte kızım, böyle karnını delik deşik eder,” mi derdi? Yoksa “Kızım, izin verseydin ya, belki seni alacaktı,” mı derdi?

Gözleri dehşetle açıldı. Belki de alacaktı onu Vedat. Belki o kırmızı kına tülünü örtecekti başına Nuran. İçinde bir pişmanlık kasırgası dönüp durmaya başladı. “İzin verseydin ya Nuran, belki de seni alacaktı,” diye başına bıçakla vurmaya başladı. Annesine talibini öldürdüğünü nasıl söyleyecekti şimdi? “Aptal Nuran, aptal, aptal, aptal.” diye diye vurmaya devam ediyordu. Başına vurdukça bıçaktan akan kanlar, yeşil naylon ayakkabılarına damlıyordu. Sonra babası geldi aklına. Ablasını kaçıran kişiye bıçak çekmişti babası. “Ulan! Süt parasından yırtacaksın güya, ben sana yedirir miyim o parayı?” deyip adama bıçakla saldırmıştı da, zor almışlardı Ramazan’ı elinden. Sonra tıpış tıpış süt parasını ödeyip götürmüşlerdi büyük ablamı. Babam, Vedat’a da bıçak çekerdi demek ki. Süt parasını vermeden işi bedavaya getirmek istedi belli ki Vedat, diye düşündü. Babamın elinden alamazlarsa, babam da bıçaklardı Vedat’ı, diye düşündüğünde başı dikti. “Senin yerine ben bıçakladım baba. Öyle kolay mı bir kızı almak? Beni bedavaya getirecekti baba!” diye seslendi göğe doğru. Sesi gittikçe yükseldi, cümleyi defalarca tekrarlıyordu: “Beni bedavaya getirecekti baba!” Babasına söylerse babası onu anlardı. “Süt parasını bedavaya getirmeye çalıştı, ben de çekip bıçakladım,” derdi babasına. Babası da “İyi olmuş deyyusa, aferin kızım,” der, belki kellesini ibret-i alem için meydana atardı. Neticede ben, bana istemediğim bir şeyin yapılmasına izin vermediğim için öldürmedim Vedat’ı. Süt parasını bedavaya getirmek istediği için öldürdüm. Sonra gözleri korkuyla kıpırdanmaya başladı. Ama Vedat öldü, şimdi parayı hiç alamayacak babam. Bu sefer bana bıçak çeker mi? Anam araya girer mi? Saniye, “Koş yetiş, babası Nuran’ı bıçaklayacak!” diye babasına yalvarır mı? Kardeşim bizi görüp korkar mı? Halam babamın haline üzülüp ağlar mı?

Sonra yine bağırmaya başladı Nuran, “Bana kim üzülecek, hala?” “Bana kim ağlayacak?” derken bir yandan da gözyaşları sicim gibi akıyordu yırtılmış entarisine. “Bana sen üzülür müsün teyze?” diye seslendi bu sefer teyzesine. “Bana sen ağlar mısın?”

Kendisine tecavüz etmeye yeltenen adamı öldüren Nuran, ağlayacak kimse bulamayacak belli ki. Nuran’a, sen ağlar mısın?

Bıçak elinde karanlığın içinde yürümeye devam ederken ormanın içinden çıkıp tek tük evlerin olduğu bir yerleşim yerine gelmişti artık. Ayakları onu taşıyamaz haldeydi. Elleri titriyor ve kalbi artık o kadar yorgun ve taşlaşmıştı ki beyni durmadan çalışarak sanki kalbine kan göndermeye çalışıyordu. Başını kaldırdığında tam karşısında kendisine doğru gelen bir adam gördü. Başında kasketi, üstünde montu, ayaklarında çamur çizmeleri vardı ve otuzlu yaşların da ya var ya yoktu. Son bir gayretle arkasını dönüp koşmaya başlamıştı ama adam da onun arkasından koşmaya başlamıştı bile. Korku adrenalinini o kadar yükseltmişti ki adam ona yetişemiyordu. Bir süre koştuktan sonra ormanın içine daldı, bir çalıya takılıp yere yuvarlandı ve gözleri karardı.


Gözlerini açtığında ahşap bir evin koltuğunda yatıyordu, duvardaki saat 23:30’u gösteriyordu. Şöminede odunlar çıtırdıyor, içerden yemek kokuları geliyor, radyo da Türk Sanat Müziği çalıyordu. Gözlerini sağa doğru çevirdiğinde adamı gördü. Masada oturmuş alkol içiyordu. Dehşetle gözleri kocaman açıldı. Çığlık atmak istedi fakat ağzının bantlandığını ve koltuğa iplerle bağlandığını fark etti. İplerden kurtulmaya çalışırken adamla göz göze geldiler. Adam, hızla masadan kalkıp yanına geldiğinde artık nefesi kesilmişti ve öylece adama bakıyordu. Adam ona “Sakın korkma. Sana bir şey yapacak değilim, sakin ol. Başına bir şey gelmiş belli ki. Ağzındaki bandı ve ipleri açacağım ama sakın bağırma, tamam mı?” dedi. Nuran artık nefessiz kalmıştı, sorusunu başıyla onayladı. Bant açılınca derin bir nefes alan Nuran, dün olanları hatırlamaya başladı. Gözleri donuklaştı, vücudu kaskatı kesildi. Adam, ipleri çözdükten sonra bir bardak su getirdi ama Nuran’ın ne suyu görecek hali ne de onu içecek takati vardı. Adam tekrar konuşmaya başladı. “Benim adım Murat. Senin adın ne? Ne oldu sana? Bir şey mi başına geldi? Üstündeki kıyafetler paramparça olmuş, ellerindeki kanlar ne?” diye ardı ardına sorular sormaya başladı. Adam Nuran’ın şokta olduğunu, sorularına cevap veremeyeceğini anlayınca onu zorla kaldırıp suyun altına soktu. Nuran soğuk suyun etkisiyle irkildi ve ağlamaya başladı. Ağlamaları gittikçe şiddetleniyor, bir yandan da Esma’nın kınasındaki şarkıyı söylüyordu. “Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim.”

Nuran’ın ağlamaları azalıp şoktan biraz olsun kurtulduktan sonra adam suyu kapattı ve onu içerideki odaya götürdü.
Kendi kıyafetlerinden Nuran’a olabilecek pantolon ve kazak koydu yatağın üstüne, bir tepside yemek getirip masaya koydu ve odadan çıktı. Nuran’a “Kapının üstünde anahtar var, kilitleyebilirsin.” diye seslendi dışarıdan.
Nuran kapıyı kilitledi, adamın bıraktığı kıyafetleri giyip yatağa uzandı. Bir şey yiyebilecek takati yoktu. Gözlerini kapadı ve mırıldanmaya başladı. “Bu gece misafirim, koynunda yatır anne.” Sonra uykuya yenik düştü.
Adam tekrar oturma odasına geçti. Daha on sekiz yaşında bile olduğunu düşünmediği bu kızın başına gelenleri düşündükçe kahroluyordu. Bu nasıl canilikti, bu nasıl erkeklikti, bu nasıl insanlıktı? Bu yaşta bir kıza insan, kadın gözüyle nasıl bakardı ve ona nasıl dokunurdu? Midesi bulandı. Ahlak, vicdan, merhamet olmadığında insanlar birer şeytana dönüşüyor, Yaradan’ın bahşettiği bu güzel nefsi duyguları, kendi hayvani istekleri için fütursuzca kullanıyorlardı. İçeride korkularıyla yatan ve daha kadınlığını tanımadan belli ki hoyrat ve şeytani duyguların yönettiği biri tarafından tüm duyguları filizlenmeden canice öldürülmüştü. Kızın üzerindeki kanları düşündükçe de aklı daha da bulanıyordu. Neler olup bittiğini kız uyanınca öğrenecekti.
Nuran sabah kalktığında nerede olduğunu hatırlayamadı. Sonra dün yaşananalar aklına geldi, tekrar ağlamaya başladı. Murat, Nuran’ın uyandığını fark edince kapıyı açtı ve onu kahvaltıya çağırdı. Nuran biraz çekindi ama çok açtı. Başına yazmasını bağlayıp odasından çıktı ve masaya oturdu.
Çok acıkmıştı ama yemeye hem çekiniyor hem de her an adamdan bir zarar gelebileceğini düşünüp tedirgin oluyordu. Adam, Nuran’ın düşüncelerini hissediyor ve bir şeyler yemesi için onu teşvik ediyordu. En sonunda Nuran açlığına yenilerek yemeye başladı. Kahvaltı bittikten sonra adam çay koydu, kendisine ve Nuran’a. “Tekrar söylüyorum benden sana zarar gelmez, benden çekinme, anlat bakalım ne oldu, sana kim ne yaptı, sen kaç yaşındasın?” diye söze girdi.
“Vedat’tı adı” dedi Nuran. Sonra Murat’a dönüp “Ben on yedi yaşımdayım. Sen yaşlardaydı Vedat.” dedi. “Yani abin olacak yaştaymış.” dedi Murat. “Evet” dedi Nuran mahcup bir şekilde. Anlatmaya devam etti. “Her şey kınada başladı. Kınadaki kadının birinin elime tutuşturduğu kağıtta kendi telefonu ve bir not yazıyordu. Adı Saniye’ymiş. Seni beğendim, iyi bir kısmet var, bu telefondan beni arayın, yazıyordu.. . Halam tanıyormuş kadını. Başka bir kasabada oturuyormuş. Çevresi geniştir, arayalım bakalım, dedi ve aradık. Vedat, kasabada esnafmış; işleri de iyiymiş. En önemlisi içkisi, sigarası yokmuş.” dedi. Nuran son sözleri söyledikten sonra utandı ve göz ucuyla Murat’a baktı. Murat gülümsedi “Her içki içen kötü mü oluyormuş, her içki içmeyen iyi mi oluyormuş?” dedi. Nuran kendisine öğretilenleri sorgusuz sualsiz, doğrusunu yanlışı düşünmeden kabul etmesinin ne kadar yanlış olduğunu anlıyor ve dün akşam alkol alan şimdi de sigara içen bu adamın kendisine insan gibi davrandığını düşündükçe yerin dibine giriyordu. “Neyse, devam et.” dedi Murat.
“Saniye, Vedat denen adamla konuşmuş, bir kız var konuşup görüşün, demiş. Adam telefon açtı bana. Çok cana yakın, samimi konuşmuştu.” dedi Nuran. Samimiyetle laubaliliği ayırt edebilecek yaşta değildi Nuran.
“Adam, söylediği gibi beni oturduğum evin iki sokak ilerisinden öğlen on ikide gelip aldı. Bir kahve içip birbirimizi tanıyacaktık. Adam şehre doğru arabayı sürerken direksiyonu ormana doğru çevirdi… Biraz temiz hava alalım, sohbet edelim, ondan sonra çarşıya geçeriz kahve içmeye, dedi bana. Ormanın derinliklerinde arabayı durdurdu. Saniye abla senden çok bahsetti, çok ısrar etti tanış diye. Gerçekten çok güzelmişsin deyip yanağımı okşadı. Bir hamlede kendimi geri çektim ama nafile bu sefer daha da ileri gitmeye başladı ve ben de ona tokat attım. Bu tokat, ona daha da cüretkarlık verdi. Çığlıklarım yükseliyordu gökyüzüne ama nafile, kimse duymuyordu.’’ deyip ağlamaya başladı. “Daha da ileri gideceğini fark edince can havliyle torpidoyu açtım, orada gördüğüm bıçağı aldım ve …” deyip sustu Nuran.
Adam kalakalmıştı Nuran’ın anlattıkları karşısında. “Yani sen, adamı öldürdün mü?” sözleri çıktı ağzından gayri ihtiyari. Nuran donuk bakışlarını kaldırdı ve Murat’a baktı, evet şeklinde başını salladı.
“Artık annem katilin annesi, nişanlı ablam katilin ablası, babam katilin babası damgası yiyecek bizim kasabada. Aynı Zehra gibi…” dedi ve donuk suratındaki gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Namus çok önemli bizim kasaba için ama kimse namusunu korudu demeyecek.”
Adamın sigara paketinden bir dal sigara alıp yaktı, dumanını içine çekti. Kendisine öğretilen ve onun da sorgusuz sualsiz kabul ettiği tüm önyargıları içinden atmak ister gibi dumanı havaya üfledi.
Murat ne diyeceğini ne yapacağını şaşırdı, öylece donup kaldı Nuran’ın sigara içişini izlerken. On yedi yaşındaki küçük bir kızın başına gelenlere mi üzülsün, bir katille karşılıklı oturduğuna mı şaşırsın bilemedi. Ama daha aklı, kadınlığı gelişmemiş bir kızın, toplum tarafından dayatılan evlilik uğruna yaşadıkları, insanlık adına onu çok üzdü. Nuran’a acıyla karışık merhametle baktı.
Nuran, “Yani anlayacağın Zehra’ya katilin kızı derken bir gün benim de katil olabileceğimi, alkol ve sigara içenleri insan yerine koymazken asıl öyle birinden insanlık göreceğimi bilemezdim. İnsan yargıladığını yaşıyormuş.” dedi ve sustu.
“İnsanlık, vicdan ve merhamette aranmadıkça daha çok yanılınılacaktı.” dedi Murat.
“Sen kendini anlatır mısın?” diye sordu çekingen bakışlarla Nuran. Havanın biraz dağılmasını istiyordu çünkü. Efkarlı ve kasvetli havanın çok uzun süre onunla olacağını biliyordu.
“Balıkçılık yapıyorum. Tuttuğum balıkların bir kısmını satarım, bir kısmını da eve getiririm. Eşim varken eve balıkla geldiğimde güzel bir sofra kurardık. Salatalar, mezeler, balık ve muhakkak yemekten sonra bir tatlı olurdu menüde. Eşim şalgam suyu içerdi, ben alkol. Ne o benim alkol içmeme karışırdı ne de ben sen de alkol iç, demezdim ona. Keyifli, huzurlu, sevgi dolu bir evimiz vardı. Ama o vefat edene kadar.” deyip sustu Murat. Nuran’da konuşamadı tekrar.
Saat 15:00 olmuştu ve ikisi de bunu dile getirmese de yakında bir şeylerin değişeceğini biliyorlardı.
Murat pötikare masa örtüsünü çıkardı, masaya serdi. Dolaptan balıkları çıkardı, temizlemeye başladı. Nuran salatayı ve tatlıyı yaptı. Murat, balıklar pişerken birkaç meze hazırladı. Rakıyı, buz dolu kabı, suyu ve şalgam suyunu masaya koydu. Karşılıklı masaya oturdular, bardakları birbirlerine tokuşturdular, “Şerefe!” deyip içtiler. Balıklar, mezeler, salata bitti, üstüne peynir tatlısını yerlerken kapı çaldı.
Göz göze geldiler. Önce Nuran ayağa kalktı sonra Murat. Kapı hâlâ çalıyordu. Nuran kapıyı açması için Murat’a başıyla işaret etti. Murat ağır adımlarla yürüdü, kapıyı açtı. Polisler “Nuran Şahin burada mı?” dedi. Murat geri çekildi ve Nuran’a baktı. Nuran ağır adımlarla kapıya gidip son kez Murat’a baktı. Murat “Seni ziyarete geleceğim, söz.” dedi. Nuran “Tamam abi.” dedi ve polislerle beraber arabaya binip gitti.

Related posts

Birey ve Anne Olarak Toplumsal Sorumluluğumuz

Türkülerin Hikayesi

Haftanın Yeni ve Dikkat Çeken Yabancı Filmleri