Deniz Karagöl
Kasabanın sanayi bölgesindeki eski bir atölyenin önünde duruyorum. Paslanmış tabelada silik harflerle yazan “Kirazlı Atölyesi” kelimeleri gözüme çarpıyor. Burası, insanların ekmek parası kazandığı; ama ruhlarını kaybettiği yerlerden biri. Karanlık, rutubet ve haksızlık, duvarlara sinmiş gibi.
Burada olmamın tek sebebi, küçük bir çocuğun hayatını kurtarmak.
Mehmet henüz üç yaşında. Küçücük bedeni, dünyaya gelmeden önce kaderi çizilmiş gibi. Babası Halil Bey, onu sakat doğduğu için istemiyor, sevmiyor. Ona sadece bir yükmüş gibi bakıyor. Halil Bey’in büyük oğlu Serkan ise babasının atölyelerinden birinde çalışıyor. Henüz dokuz yaşında olmasına rağmen günde on saat çalıştırılıyor; ama onun için en kötüsü, babasının Mehmet’e olan nefretini görerek büyümesi.
Mehmet’in bacakları doğuştan yanık izleriyle kaplı gibi. Halil Bey, bir akşam yemekte onu dizlerinin üstüne çökmüş halde görünce kahkahalar atarak soruyor:
“Keseyim mi şu bacaklarını?”
Bu sözleri söylerken ne bir acıma ne de bir pişmanlık var yüzünde. Sadece eğlenen bir adamın gülümsemesi…
Bunu duyduğum anda içimde bir şeyler kopuyor. Mehmet’in gözlerinde korku, annesi Selma’nın gözlerinde çaresizlik var; ama ben burada olduğum sürece bu adamın istediği olmayacak.
Halil Bey’in işçileri arasındayım. Atölyenin başka bir şubesinde çalışıyordum; ama Mehmet’e yardım etmeye çalıştığım için beni buraya, en kötü şubeye sürdüler. Onlarca kadın ve erkek, sabaha kadar el işi yapıyor. Ellerimiz nasır tutmuş, gözlerimiz uykusuzluktan yanıyor.
Yanımda çalışan arkadaşlarımdan biri, benim gibi buraya sürgün edilenlerden. Kardeşim de burada, Serkan’la aynı yerde çalışıyor; ama fark şu ki işin tüm yükü kardeşimin omuzlarında. Serkan babasının emirlerine karşı gelmek istiyor, işçilerin insanca çalışmasını sağlamaya çalışıyor; ama Halil Bey ona nefretle bakıyor. Serkan ne kadar çabalarsa çabalasın, babasının gözünde onun da Mehmet’ten farkı yok.
Ama biz burada, bu karanlık dünyanın içinde bir ışık yakmaya çalışıyoruz.
Selma, Halil Bey’in eşi. Yıllardır gördüğü şiddete, aşağılanmaya rağmen hâlâ Mehmet’in yaşaması için savaş veriyor. Akşamları, bizimle birlikte iş yaparken aniden sırtını dönüyor. Sütyeninin kopçasını bağlamamı istiyor. Ona yardım ederken aramızdaki kadınlardan biri aniden bir tahta parçasını sırtına bağlıyor. Bu neydi şimdi?
Selma şaşkınlıkla dönüp bakarken biri gizlice fotoğrafını çekiyor. O an içimde kötü bir his uyanıyor. Fotoğraf sadece sırtını değil, yan profilden yüzünü de gösteriyor. Ustaca ve de sinsice hazırlanmış ucuz bir numara.
Bu, Halil Bey’in planlarından biri. Onu köşeye sıkıştırmak, ona suç atmak, itiraz edemeyeceği bir yalan üretmek için bir kanıt ve şimdi, biz o fotoğrafın çekildiğini biliyoruz; ama Halil Bey çoktan ona nasıl kullanacağını planlamış bile.
Bu çocuğu ve annesini buradan kurtarmamız gerek. Bunun bir bedeli olacak; ama Mehmet’in ölmesini izleyemeyiz.
İçeride herkes işini yaparken ben usulca Serkan’ın yanına yaklaşıyorum. “Bu gece buradan çıkıyoruz,” diyorum. “Anneni ve kardeşini al. Planı yapmaya başladım.”
Serkan bir an duraksıyor, gözleri umudu ve korkuyu aynı anda taşıyor. Halil Bey’in gazabını biliyor; ama artık hiçbirimizin kaybedecek bir şeyi kalmadı.
Gece çökerken kaderimizi yeniden yazmaya karar veriyoruz. Kalbimiz göğüs kafesine sığmaz, korkudan nefesimiz boğazımızı tıkarken titreyen ellerimiz ve cılız bacaklarımızla çıkıyoruz yola.