Karavan Yolcusu-2

 

Yazar Esra Saygıner

Üç gün olmuştu ve Emre’den ses yoktu. Ne ben onu arıyordum ne de o bizi. Böyle küsen bir çocuk değildi ama demek ki büyüdükçe onun da sınırları değişiyordu artık. Oysa verdiği karara ben hiç karışmamıştım.

Zaten biliyordum ki; kararına karışılmasını değil, sadece onaylanmasını istiyordu. Babasının o çıkışları belki haklıydı ama kurduğu cümleler tüm haklılığını yerle bir ediyordu. Oğluyla aralarındaki ilişkiyi yerle bir ettiği gibi.

Emre yanıma gelip, “Anne, ben başka şehre gideceğim,” dediğinde, eğilip yüzüme bakmıştı. “Neden oğlum? Nasıl olacak oğlum?” gibi sorularla konu açmamı ve detaylıca oturup konuşmamızı bekliyordu. Emre bana, o cümleyi kurar kurmaz babası ile yaşayacağı çatışma gözümün önüne gelmişti. Sustum! Sadece, ‘’hayırlı olsun’’ diyebildim. Nitekim beş dakika sonra da zihnimdeki o sahne fazlasıyla gerçekleşti.

Emre çok duygusal bir çocuktu; yirmi üç yaşına gelip kapıyı çarpıp çıktığında, artık ne kadar kararlı biri olduğunu anlamış olduk. Bu kararlılık beni kendime getirdi diyebilirim. Kalktım, mutfağa geçtim ve saatlerce yemek hazırladım. Bir yandan çorbayı karıştırıyor; bir yandan da pilavın pişmesini takip ediyordum.

Kafamda milyon düşünce… Aklım hep Emre’de… Emre hiç kıyamazdı bana. Elinden bir şey gelse de gelmese de mutlaka; “Anne yardım edeceğim bir şey var mı?” diye sorardı. Ama yıllarca o kadar alışmışım ki her şeyi kendim yapmaya, ağrım da olsa, hasta da olsam; ben perişan, ev perişan günler geçerdi. Kimse kalkıp da bir işin ucundan tutmazdı.

Ben mutfakla bütünleşmiş, orda kendime ait bir dünyada yaşıyordum. Sonra içime kapandım, sessizleştim, kabullendim. Çocuklar ve eşim de beni kabullendi. Onların nazarında ortalıkta boş boş dolaşan bir kadın olarak görünüyordum muhtemelen. Hâlbuki her şeyin farkında idim. İçimde öyle güçlü bir tükenmişlik hissi vardı ki bu his, konuşma gücümü bile kaybettiriyordu.

Tüm bu düşünceler içinde yemekleri tamamladım, kavanozlara koydum ve ağızlarını sıkıca kapattım. Hızlıca mutfağı toparladım ve Emre’nin odasına geçtim. Orta boy bir valize çamaşır, çorap, kıyafet ve kitaplarını koydum. İnternetten Ankara’ya ilk sefere kalkan tren bileti aldım ve hazırlandığım gibi çıktım. Gara vardığımda trenin gelmesine yarım saat vardı. Tam eşime haber vermek için telefonu elime aldığımda, onun beni aradığını gördüm.

Ben evden çıkarken eşim evde yoktu. Haliyle, ne yaptığımdan da haberi yoktu. Aslında ne yapmak istediğime dair benim de tam bir fikrim yoktu. Yani planlı değildi. Emre’ye gitme kararım, ani bir duyguyla hareket etme haliydi. Telefonda eşime, Emre’nin yanına gittiğimi, onlara iki gün yetecek kadar yemek hazırladığımı ve Elif’e dikkat etmesi gerektiğini söyledim. Sonra da bana cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım.

Normalde en ufak bir olayda geri arar ya da mesaj yazarak kızardı ama bu sefer geri aramadı. Varınca bana haber et diye kısa bir mesaj yazdı. Verdiği tepkiye hem şaşırdım hem de rahatladım.

Trenin hareket saati de gelmişti. Trene binince Emre’ye mesaj attım. Saat 18.00’de garda olacağımı ve beni karşılamasını söyledim. Ankara’ya varınca o kalabalık arasında gözüm Emre’yi aradı. Mesajıma cevap yazmamıştı.

Acaba beni engellemiş miydi diye bile düşündüm. Boş bir banka oturdum. Bir cesaret Emre’yi aradım. Aradığınız numaraya ulaşılamıyor sesi geldi. Telefonu geri çantama koydum. Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Emre de üç gün önce evden ayrılırken aklında hiçbir fikir olmadan yola çıkmıştı… Onun ne yaşadığını daha iyi anladım.

Yaklaşık yirmi dakika kadar orada oturdum ve biraz sonra ilerde bir gencin sağa sola bakarak koştuğunu gördüm. Yaklaştıkça onun Emre olduğunu fark ettim. Ayağa kalktım elimi salladım. Beni fark edince daha hızlı koştu. Sarıldık uzun uzun. Beni hiç beklemediğini söyledi.

Tepkisiz yaşamaya o kadar alışmışım, beni öyle görmelerine o kadar alıştırmışım ki; böyle demeye çok haklıydı… Emre, mesajı okuduğunu ama şarjının bittiğini söyledi.

Ben sanki oğlumun geleceğini hissetmişçesine beklemiştim. Ve bu olay tepkisiz, son bekleyişimdi. Çünkü ben bekledikçe, dağıldıkça herkes dağılmıştı. Şimdi toparlanmak zamanıydı. Beni hiç kimse toparlamadı. Kendimi toparlamak yine bana düşse de Elif için Emre için bunu yapmam gerekiyordu.

Emre valizi aldı, elimden tuttu ve otoparka doğru yürüdük. Otoparkta bir karavanın yanına vardık. Kamyonetten çevrildiği belli olan bu karavana bindik. Daha bugün kiralamış karavanı, iki aylık ücretini peşin vermiş. Meğer üç güne, üç ömür sığdırmış Emre… Yeni okulunu, işini, karavanını anlatıyor da anlatıyor…

Karavandan bahsederken gözlerinin içi gülüyor, nasıl mutlu. O anlatırken ben bir yandan sağı solu inceliyorum; bir yandan da serzenişleri saydırıyorum tabi: “Üşürsün burada oğlum; kar, kış bastırır, rahat edemezsin, hasta olursun…” Emre yüzünü bana döndü ve elimi tuttu; “Oh be anne! İşte şöyle sinirlen, kız, laf say; yeter ki bir tepki ver.” dedi ve güldü. Öyle deyince ben de güldüm. Hayat ne ilginç, insanın ruh hali ne kadar değişken ve ne kadar önemli.

Bir annenin serzenişleri bile özlenir mi? Demek ki özleniyormuş…
Yol uzun ve trafik yoğundu; konuşulacaklar birikmişti. Karavan yolcusu da olmak varmış kısmette. Kısmetimizle birlikte Gölbaşına doğru yol aldık.

Related posts

Hz. Süleyman 3. Bölüm

Onca Yıl Geçti

Anne