Yazan Şefika Daire
Murat Dağları’nın sisleri, o sabah alışılmışın dışında ağırdı. Vadiden yukarı doğru esen rüzgâr, bir şeylerin olacağını haber veriyormuş gibi uğulduyordu. Yörük obasının en yeni sesi olan minik Ela, çadırın girişindeki beşikte ince bir nefesle uyuyordu. Ailesinin mutluluğu daha taze ve yuvalarının ateşi daha yeniydi.
Ama dağlarda mutluluk, çoğu zaman rüzgârın gözünde geçici bir misafirdi.
Dağın en yüksek sarp kayalığında, kanatları yağmur kadar ağır, gölgesi gece kadar karanlık bir kartal bekliyordu. Obadakiler ona yıllardır ‘‘Kara Pençe’’ derlerdi.
Eskiden sürüleri koruyan, çobanlara yol gösteren bir kuştu o…
Ta ki, eşini bir fırtınada kaybedene kadar.
O günden sonra Kara Pençe’nin gözlerinde ışık değil, kayıp vardı.
Açlıktan değil, öfkesinden avlanıyordu artık.
Ve bu sabah, sisin içinden yükselen bir nefes, kartalın kulaklarına ulaştı:
Bir bebek nefesi.
Kırılgan, savunmasız, dünyaya tutunmaya çalışan küçücük bir hayat…
Kartalın içindeki boşluk, acı bir içgüdüyle yankılandı.
Anne Zeynep, dere kenarında suya eğildiği anda kalbinde keskin bir ürperti hissetti. Sanki bir şey, göğsünden tutup çekmişti onu. Ellerindeki bakraç titredi.
“Ela…” diye fısıldadı.
O anda, anne yüreği bir kartalın gölgesini hissetti.
Koşmaya başladı. Ayakları toprağa çarpa çarpa, nefesi kesile kesile, çadırın yoluna doğru…
Kara Pençe gökyüzünün en yüksek noktasından çadırı görüyordu.
Beşiğin tepesine düşen ışık, onun gözünde avın işaretiydi.
Kanatlarını gerdi.
Hava, yırtılan bir kumaş gibi sessizce açıldı.
Kartal, ölümün soğuk kararlılığıyla dalışa geçti.
Rüzgârın uğultusu Ela’nın ince uykusuna çarptı. Beşik hafifçe sallandı. Bebek gözünü araladı ama ağlayacak zamanı bile olmadı.
Kartal şimdi çadırın üzerindeydi.
Kara Mahmut, obanın en yaşlı çobanı, sabah sürüyü dağa sürecekti. Tepeye çıkarken gökyüzünde bir karanlık gördü. Yaşlı gözleri hemen tanıdı:
Kara Pençe.
Ama bu kez kartalın uçuşunda başka bir şey vardı. Bir kararlılık ve karanlık niyet…
Mahmut değneğini yere vurdu, nefesini topladı ve dağların en eski melodisini, korkuları susturan o ezgiyi kavalına üfledi.
Ses, rüzgârın içinden bir kılıç gibi süzüldü.
Kartal, beşiğe iki nefeslik mesafe kala birden irkildi.
Kanatlarında titreme, gözlerinde bir duraksama…
Zeynep, çadıra vardığında nefesi paramparçaydı. Başını kaldırdığında kartalı gördü.
Aralarında yalnızca birkaç metre vardı.
Kartal, gözlerini Zeynep’in gözlerine dikti.
Bu gözlerde bir anne yüreğinin ateşi ve hayatı için savaşan kadim bir içgüdü vardı.
Zeynep’in bakışı, kartalı bir anlığına durdurdu.
İnsan sesine gerek yoktu, bakışı “aleme meydan okuyan” cinsindendi.
Kara Pençe, o bakışta kendi kaybolmuş yavrusunun yansımasını gördü.
Gökyüzü bir an sessiz kaldı.
Kartal, kanatlarını yavaşça açtı.
Dalışın ölümcül çizgisi bozuldu.
Zirvelere doğru yükselirken rüzgâr, acı bir fısıltıyla peşinden sürüklendi.
Zeynep beşiğe kapandığında Ela ağlamaya başladı.
O ağlayış, sadece bir bebeğin korkusu değil, az önce ölümle hayat arasındaki ince çizgiye dokunmuş bir canın çığlığıydı.
Mahmut tepeye ulaştığında kartal çoktan sislerin arkasına karışmıştı.
Yaşlı çoban iç çekti:
“Dağ, bugün bir canı geri verdi.”
Kara Pençe’nin Son Dönüşü
Günler sonra obanın üzerinde bir kartal gölgesi daha göründü.
Bu kez dalış yoktu.
Bu kez gözlerde öfke değil, yasın soğumuş hâli vardı.
Kara Pençe beşiğin üstünde bir kez döndü ve uzaklara uçtu.
Bir daha kimse onu Murat Dağları’nda görmedi.
Fakat yaşlılar hâlâ anlatır:
O gün dağ, bir anne yüreğine dokundu ve bir kartalın karanlığını geri iterek iki dünyayı ayıran bir denge kurdu.
Editör Hüseyin Bay