Gözümüzü kapatıp hayal ettiğimiz, açıp en uzağımızdan en yakınımıza kadar hayata dair görüp görebileceğimiz her ne varsa bütün bunlar klasik Türk şiirinin konusu olmuştur. Sadece, şairlerimiz sözü bir şekilde aşka bağlamıştır. Hastalıklardan bahsedip tedavi yöntemlerini, kederden bahsedip kurtuluş reçetesini sunarken aşk özelinde yer vermiştir. Bu şiirde vazgeçilmez unsurdur aşk. Şair her şeyi aşkla bağdaştırmıştır. Tabii ki şiirsel dil kapalı bir üslûba sahip olduğundan, anlamak için çaba sarf etmek gerek.
Klasik Türk şiiri âşık, sevgili ve ağyar tipleriyle örülüdür. Bu tiplerden âşık, sevgilinin her türlü cevr ü cefasını çeker. Hatta bu cefalar onun için mutluluk sebebidir. Çünkü sevgiliden gelmiştir, olumsuz bir durum da olsa. Sevgilinin yandan bir bakışı için canını feda etmeye hazırdır. Onun mahallesinden geçiyor diye bir köpeği sever, belki kokusunu taşıyordur. Aşkından hastalanır, en yaygın aşk hastalığı olan vereme yakalanır. Vuslat ona haram olsa da belki ahirette olur diye ümitlenir de sızlanmaz. Sevgili ise âşığın kanını akıttığı için elleri kanlıdır. Âşıkla ilgilenmez, ok gibi kirpikleriyle âşığın canını acıtır. Onun ilgilendiği âşığı deliye çeviren kişi ağyardır ancak. Sevgilinin aşk dışında ilgilendiği herkes âşığa ağyar, düşman ve rakiptir.
Bütün bunlardan anlaşıyor ki her türlü eziyeti taşıyan ve bırakın vuslatı yârdan en ufak bir iltifat bile alamayan âşık, ne sevgiliden ne de aşkından dert yakınır. Günümüz şarkılarındaki, ‘‘Allah belânı versin / Allah seni kahretsin / Bana gelen, sana gelsin ya!’’ gibi sözler, klasik Türk şiirindeki âşık tipiyle asla bağdaşmaz. Böyle bir âşık tipinden nasıl bela okuyan bir âşığa geldik, hayret doğrusu! Demek ki seven kendisi için sever olmuş. Hatta kendisini sevmiş. Hakikaten sevdiğini sevse, hiç bela okur mu? Sevdiğinden gelen eziyetleri bile bir lütuf gibi gören, o üzülmesin, diye her türlü cefalara katlanan âşık nerede, bela okuyan âşık nerede!
Bu kadim edebiyatımızda sevgili, bazen padişah bazen peygamber bazen de Yüce Allah olarak karşımıza çıkmaktadır. Âşık için de şairin kendisi olduğunu söylemek mümkündür. Belli başlı izler ve kalıp ifadelerle tasavvufa da yer veren klasik Türk şiiri, bir kültür hazinesi olarak konumunu korumaktadır. Şimdi, bu şiirin en bilindik ve sevilen şairlerinden olan Fuzûlî’ye yer verelim. 16. yüzyıldan günümüze kadar şiirleri okunan bu müstesna âdem neler söylemiş, hep beraber bakalım:
Gül-i ruhsarına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akarsular bulanmaz mı (Fuzûlî, Gazel, 256/5)
‘‘Gül yanağına karşı gözümden kanlı su akar. Sevgilim; gül mevsimidir, bu akarsular bulanmaz mı’’
Yukarıdaki beyitte, sevgilinin yanağı güle benzetilmiştir. Sevgilinin gül yanağını gören âşık, gözlerinden kanlı gözyaşı akıtır. Onun gül cemalini görmek bile, âşık için büyük bir lütuftur. Bu yüzden dayanamaz ağlar. Hem de acı çekmenin bir görünümü olan kanlı gözyaşı dökerek… Şair, bu durumu tabiattan bir benzetmeyle anlatmıştır. İkinci mısrada, gül mevsimi olarak ifade ettiği ilkbahardan söz eder. Bilindiği gibi ilkbaharda, kış mevsiminin bitiminden arda kalan karların erimesiyle, akarsularda bir bulanıklık oluşur. Şair bulanıklaşan akarsuyla âşığın gözlerinden gelen kanlı su arasında ve sevgilinin gül yanağıyla, gül mevsimi olan ilkbahar mevsimi arasında bir bağlantı kurarak âşığın perişan hâlinden söz etmiştir. Tabii burada gülün Hz. Peygamberi temsil ettiğini unutmazsak sevgili olarak şairin ondan bahsettiğini söyleyebiliriz. Bu beyit özelinde klasik Türk şiiriyle ilgili söylenecek daha çok şey var ama bu kadarıyla iktifa edelim. Yüreği güzel şairlerimiz gibi nazarımız her daim aşkla olsun…
Editör – Çağlar Didman
1 Comment
Günümüzde her şeyin içinin boşaltılıp basitleştirildiği gibi ne yazık ki sevgi ve aşkın içi de boşaltıldı. Ve bu duruma ahlaki çöküşün de etkili olduğu kanaatindeyim. Yine de az da olsa bu hassasiyete sahip, eskilerin sevgisine benzer sevgilerin varlığı, insanın geleceğe dair umudunu arttırıyor.
Kaleminize sağlık, farkındalık oluşturan çok güzel bi yazı olmuş.