Yazar Ahmet Yılmaz
Kasabanın en eski mahallesinde, neredeyse unutulmuş gibi görünen bir ev vardı. Duvarları yılların yükünü taşıyor, çatısı her yağmurda içeriye bir damla hüzün bırakıyordu. Bu evde Nihan yaşıyordu.
Kırık dökük mobilyalar, sararmış perdeler, soluk fotoğraflar… Her eşya, Nihan’ın yalnızlığını sessizce izleyen bir gölge gibiydi.
Yıllar önce, kalabalık bir aileye ve kahkahalarla dolu bir hayata sahipti Nihan. Ev, bir zamanlar misafirlerin ayakkabılarıyla dolu olur, mutfaktan çay kokuları taşardı. Fakat zaman, sevdiklerini tek tek ondan almış; kimisi uzak şehirlere göçmüş, kimisi kaderin sert rüzgârlarına kapılıp gitmişti.
Geriye sadece sessizlik kalmıştı.
Ve Nihan, sessizliğin en derin yerinde nefes almaya alışmıştı.
Bir sabah, ocakta unutulmuş çayın dumanı mutfağı gri bir bulut gibi sardığında Nihan kendini pencerede buldu. Sokağa bakan camın arkasından çocukların koşuşturmasını izledi. Onların gürültüsü bile eve girmeye cesaret edemezdi; dışarıda kalırdı hep.
Nihan, çocukların neşesine bakarken elinde tuttuğu fincanın altına bir damla gözyaşı düştü.
“Ne garip” diye mırıldandı. “İnsanın kendi sesinden bile uzaklaşması…”
O sırada içini bir ürperti kapladı. Yalnızlık artık sadece bir duygu değil, bir varlık gibiydi; nefesini ensesinde hissettiği bir gölge.
Günler birbirinin aynısıydı. Sabahları aynı çay, aynı fincan, aynı pencereden aynı sessizlik…
Nihan kendini bir kuyunun içinde yaşıyormuş gibi hissediyordu; yukarıdaki ışık her geçen gün biraz daha uzaklaşıyordu.
Bazı geceler, eski fotoğraf albümlerini çıkarır, parmaklarını sararmış kağıtlarda gezdirirdi.
Bir fotoğrafta annesi, diğerinde gülüşü gökyüzünü çalacak kadar parlak olan ablası, başka birinde geçmişten bir kalabalık…
Hepsi artık bir anıydı.
Hepsi artık bir yalnızlık nedeni…
Bir gece, albüme bakarken dayanamadı. Fotoğraflarla dolu masaya başını koyup uzun uzun ağladı. O ağladıkça yağmur da camlara vuruyor, sanki gökyüzü onun içindeki acının aynasını tutuyordu.
Ertesi sabah, kapısında bir tıklama duydu.
O kadar alışık değildi ki bu sese, önce rüzgâr zannetti.
Ama tıklama yine geldi.
Daha güçlü.
Kapıyı açtığında karşısında genç bir kadın duruyordu. Üzerinde yağmurdan ıslanmış bir palto, elinde bir saksı çiçeği vardı.
“Merhaba…” dedi utangaçça. “Ben yeni komşunuzum. Yan daireye taşındım. Bu çiçeği fazla aldım… Sizin de pencerenize yakışır diye düşündüm.”
Nihan, önce konuşamadı. Kelimeleri yıllardır kullanılmamış, pas tutmuş gibiydi.
Sonra dudaklarından hafif bir ses çıktı:
“Teşekkür ederim… İçeri gelmek ister misin?”
Genç kadın içeri girince evin sessizliği hafifçe çatladı. O çatlak, sanki yıllardır bekleyen bir ışığın sızdığı bir yarıktı.
Kadının adı Duru idi.
Taşındığı o ilk günden itibaren sık sık uğradı Nihan’a. Bazen bir tabak kurabiye getirdi, bazen market dönüşü kapıda karşılaştı; bazen de sadece “Nasılsınız?” diyebilmek için kapıya geldi.
Her gelişinde ev biraz daha ısındı.
Her gülümseyişinde Nihan’ın içindeki kuyu biraz daha aydınlandı.
Nihan başta temkinliydi. Yılların yalnızlığı onu bir kabuğun içine hapsetmişti. Sohbet etmeyi unutmuş, birine güvenmeyi unutmuş, hatta gülümsemeyi bile unutmuştu.
Fakat günler geçtikçe Duru’nun sıcaklığı o kabuğu yavaş yavaş kırdı.
Bir akşam, çayın buharı mutfağı doldururken Nihan sessizce bir şey söyledi:
“İnsan bazen yalnız kalmayı seçtiğini sanıyor…
Ama aslında yalnızlık onu içten içe seçmiş oluyor.”
Duru başıyla onayladı, sonra yumuşak bir sesle ekledi:
“Belki de yalnızlık, bizi birine ihtiyaç duyduğumuz anı fark edelim diye var.”
Bu söz, Nihan’ın içindeki kapalı kapıya vurulmuş bir anahtar gibiydi.
Kışın en soğuk gecelerinden biriydi. Rüzgâr evin duvarlarını yoruyordu. Nihan pencereden dışarı bakarken eskisi gibi boğuluyormuş gibi hissetmedi. Çünkü artık yalnız değildi.
Birden fark etti:
Evin içinde dolaşan sessizlik eskisinden farklıydı.
Artık içi boş değil, anlamlıydı.
Sanki yalnızlık ona bir şey öğretmişti:
Karanlığın en derin yerinde bile küçük bir ışık bulunabilir.
Ve bazen o ışık, bir kapının tıklamasıyla başlar.
Nihan, Duru’nun hediye ettiği saksı çiçeğini pencerenin önüne koydu.
Kırılgan yaprakları, dışarıdaki soğuğa rağmen yeşil kalmayı başarmıştı.
“Demek ki…” dedi kendi kendine, “kalbinin en üşümüş yerinde bile kök salabiliyor hayat.”
Ve o geceden sonra Nihan artık kuyunun dibinde değil, ışığa biraz daha yakın yürümeye başladı.