Mehtap, ablasının mutsuz evliliğine şahit olduktan sonra evlilik kelimesinden bile tiksinir olmuştu. Ablasının gözlerindeki solgunluk, koca evinde tükenişi, ona her defasında tek bir cümleyi hatırlatıyordu.“Bu cümle hayatın mottosu haline gelmişti:” Ben evlenmeyeceğim anne! Hayatı yaşamak varken kaynana, koca, çocuk çığlığı çekilmez.” Bu sözü annesine söylediğinde sesi öylesine kararlı çıkmıştı ki, orada bulunan herkes ömür boyu bekar kalacağına yemin edebilirdi. Belki bugüne kadar hiç aşık olmamıştı; belki aşk, onun için sadece romanlarda okunan, başkalarının hayatında yaşanan bir duyguydu.
Günleri iş ve dosyalar arasında kayboluyordu. Masasında başı öne eğik, hesap tablolarıyla boğuşurken bir gün kapıdan takım elbiseli, uzun boylu, beyaz tenli, renkli gözlü, kumral saçlı bir adam girdi. Önce ilgilenmedi ama birkaç saniye sonra göz göze geldiler ve zaman bir anlığına durdu. O gözlerde tuhaf bir derinlik vardı. Ofisin havasını Tevfik Bey’in tok sesi böldü:
— “Orhan, hoş geldin aramıza!”
İsmi duyar duymaz Mehtap afalladı. İçini tarif edilemez bir duygu sardı. Masasından toparlanıp ayağa kalktı ve başını eğerek sadece, “Hoş geldiniz, hayırlı olsun” dedi.
O günden sonra haftalarca gözüne uyku girmedi. İçinde kıpır kıpır bir şey vardı; henüz adını koyamadığı çocukça bir duygu. Kelebekler uçuşuyor, ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Bir sabah pencerenin camından gökyüzüne bakarken aklında tek bir soru vardı: “Bu adam kimdi?”
Orhan şirkete geleli birkaç hafta olmuştu. Mehtap her sabah onu uzaktan izliyor, konuşmaya cesaret edemiyordu. Masasına oturduğunda elinde sürekli aynı siyah kalem olurdu; sanki parmağıyla kalem arasında bir sır gizliydi. Bir gün öğle vakti Orhan odadan çıkınca Mehtap’ın gözleri istemsizce masadaki kaleme takıldı. İçinden bir ses fısıldadı: “Git, al.” Titreyen elleriyle kalemi kavradı, defterinin arasına koydu. Kalbinin göğsünden fırlayacak gibi attığını hissetti. “Ne yapıyorum ben?” diye kendi kendine söylendi. Eve geldiğinde defteri açtı, kalemi eline aldı. Sanki Orhan’ın parmak izleri hâlâ üzerinde duruyordu. Gülerek, “Mehtap, sen resmen kalemle konuşuyorsun” dedi.
Ertesi sabah cesaretini toplayıp kalemi Orhan’ın masasına bıraktı. Artık aralarında sessiz bir oyun başlamıştı. Günlerce süren bu küçük kaçamak, Mehtap’ın iç dünyasında fırtınalar estiriyordu. Bir hafta sonra Orhan kalemini bırakmış, Mehtap da defteriyle geri almıştı. O gece defterine “Kalemini ben aldım” yazıp yanına bir gülücük çizdi. Ertesi gün defteri Orhan’ın masasına bıraktığında saatler geçti. Sonunda açıp baktığında bir satır gördü: “Biliyorum.” İmza yoktu ama o kelime Mehtap’ın bütün dünyasını değiştirmişti. Artık defter, ikisi arasında gizli bir köprüydü.
Kimi zaman tek kelimeyle, kimi zaman küçük çizimlerle birbirlerine sesleniyorlardı. Mehtap çiçekler, kalp çizer, Orhan yanına bir güneş kondururdu. Mehtap “Bugün yoruldum” yazdığında Orhan “Kahve ısmarlıyorum” diye eklerdi.
Bir sabah ofis boşken Orhan kahve fincanlarıyla içeri girdi. Mehtap’ın defteri masada açıktı. Göz göze geldiler. Orhan gülümsedi:
— “Defter artık seni saklayamaz, Mehtap. Yüreğin varsa bu aşkı deftere değil bana yazarsın. Bu hafta sonu birlikte dışarı çıkalım.”
Mehtap kızardı, sus pus oldu. O an tüm sırları açığa çıkmıştı. Kalbi bir anda heyecanlandı, eli ayağı birbirine karıştı. Ertesi gün Orhan, “Bir kahve içelim” dedi. Birlikte oturduklarında Mehtap içindeki yükü daha fazla taşıyamadı:
— “Haftalardır uyuyamıyorum, sürekli seni düşünüyorum…”
Daha sözünü bitiremeden Orhan sordu:
— “Yoksa sen bana aşık mı oldun?”
Mehtap’ın yüzü kızardı, sesi boğazında düğümlendi. Sonunda tüm duygularını açık yüreklilikle dile getirdi. Orhan ise, “Ben zor bir insanım, bana katlanabilecek misin? Daha beni tanımıyorsun,” dedi. Mehtap, “Zamanımız çok, tanışırız,” diye karşılık verdi. Böylece ilk günden aşkın tomurcukları filizlenmişti.
Yaz sıcakları geride kalmış, Ağustos sonu, Eylül başı gibiydi. Bu mevsim değişikliği Mehtap’ın kalbinde hem sevinç hem de korku uyandırıyordu. “Bir günlüğüne mutlu olmak, acaba bir ömre bedel olabilir mi?” diye düşündü. Bir hafta önce gördüğü rüya hâlâ zihnindeydi: Büyük bir göle yoğurt mayalamış, herkese kova kova dağıtmış, kendisine de bir kap ayırmıştı. Rüyayı Orhan’a anlattığında o çok gülmüş, kendisini Nasrettin Hoca’nın fıkrasının içinde bulmuştu.
Sabah erkenden yola çıktılar. Arabanın ön camından sisler arasından süzülen güneş ışıkları içeri doluyor, sessizlik aralarındaki duyguları daha da yoğunlaştırıyordu. İkisi de konuşmadı; çünkü bazen kelimeler fazlalıktı, suskunluk her şeyi daha iyi anlatırdı.
Göl kıyısına vardıklarında ağaçların arasındaki kuş sesleri ve çimenlerin serin kokusu onları karşıladı. Orhan küçük bir çadır kurdu, közde kahve pişirdiler. Duman gökyüzüne karışırken ikisi de aynı anda içlerinden geçirdi: “Keşke zaman burada donup kalsa…”
Mehtap ayaklarını göle soktu; suyun serinliği ruhunu da ferahlattı. Bir kurbağa yanlarına sıçrayınca kahkaha attı. Uzun zamandır bu kadar içten gülmediğini fark etti. Orhan’ın yüzünde de ince bir tebessüm vardı.
Ateş başında oturduklarında Mehtap içindekileri saklayamadı:
— “Biliyor musun, ben aşka inanmayan biriydim. Şimdi kalbim deli gibi çarpıyor. Ama senin suskunluğun bazen beni öldürüyor. Gözlerine baktığımda hâlâ sevip sevmediğini anlayamıyorum.”
Orhan cevap vermedi, sadece derin bir nefes çekip gözlerini göle çevirdi. Bazı insanlar duygularını kelimelerle değil, varlıklarıyla anlatırdı. Aralarındaki mutluluk gözlerinden okunuyordu.
Yanlarından ellerinde Türk bayraklarıyla geçen turist kafilesi gülerek selam verdi. Rüzgâr yaprakları hışırdatıyor, gölün dalgaları kıyıya vuruyordu. O gece Mehtap huzurla uyudu. Rüyasında beyaz elbiseler içinde koşuyor, arkasında Orhan vardı ama yüzü hep sisin ardında kalıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla çiçeklerin üzerinde parlayan çiy damlaları, bir günlüğüne yaşanan mutluluğun aslında sonsuz bir boşluğu hatırlattığını fısıldıyordu. Mehtap içinden geçirdi: “Bazı mutluluklar kısa sürer ama bir ömür boyu hatırlanır.” O günü asla unutmayacaktı.
Ertesi sabah aynada gördüğü yüz ona artık mutluluk veriyordu. İçinde büyüyen bir hayal vardı: Belki bir gün Orhan’la evlenirdi. Çünkü o güldüğünde kuru dallar bile çiçek açıyordu. Ofiste belli etmese de gözlerini Orhan’ın masasından alamıyordu. İçinde uçuşan kelebekler basit bir gripten çok daha fazlaydı. Masasına oturdu, defterini açtı, bulutların üstünde hayal kuruyor, kartondan evler yapıyordu. Çocuklarına bile isim bulmuştu.
Aralık sonu geldiğinde dışarıda yağmur ince ince yağıyor, kar atıştırıyordu. Sokak lambasının altında kaybolan damlalar gecenin sessizliğine eşlik ediyordu. İş yerinde yılbaşı hazırlıkları vardı; masalar süslenmiş, kahkahalar koridorlara taşınıyor, müzik son ses çalıyordu. Herkes neşeliydi, Mehtap’ın içindeki sonbahar ateşi kışa dönmüş, gökyüzü gri tonlara bürünmüştü. Orhan ortalıkta yoktu. Haftalardır görüşmüyorlardı. Kısa telefon konuşmaları ve tek bir “günaydın” mesajı ile sınırlıydı.
Yılbaşı partisinde karşılaştılar. Orhan sessizce yanına geldi:
— “Beni başka şubeye gönderecekler. Gitmeden önce sahil kenarına gidelim, son bir kez konuşalım. Arkadaş olarak ayrılalım.”
Gece ayazı sertti. Deniz lacivert bir çarşaf gibi önlerinde uzanıyordu. Martılar gecenin sessizliğini bozuyor, deniz fenerinin ışığı ara sıra üzerlerine düşüyordu. Mehtap’ın içine bir ürperme geldi. Orhan paltosunu vermek istedi ama o almak istemedi. Yine de titremesi geçmedi; çünkü sadece soğuktan değildi, yüreğinde çözülmek üzere olan bir buz tabakası vardı.
Orhan ellerini tuttu, sımsıkı sardı. Mehtap’ın içinde kocaman bir boşluk açıldı, o an yüreği buz kesti, gözleri doldu. Sessizlikleri kelimelerden daha çok şey söylüyordu. Ardından ürkek ve kararlı bir öpücük yanağına kondurdu. O an gökyüzünde şimşekler çaktı, yıldızlar parladı. Gece bitmek istemiyordu. Aradan dakikalar, saniyeler geçti. Bir taşın üzerinde yan yana oturup denizi seyrettiler. Hiç konuşmadılar, sadece sustular; sessizlikleri kelimelerden daha gürültülüydü. Martılar üzerlerinden süzülerek uçtular. Birlikte bir yavru kediye kartondan kulübe yaptılar, bir kaba su koyup ona anlam verdiler. O an ilk defa aynı iyiliğin içinde buluştular. Mehtap’ın kalbinde açılan yarığa rağmen başını Orhan’ın omuzuna yasladı, her şeyi bir anlığına unutmak istedi.
Her gecenin bir sabahı vardı. Güneş o sabah yeniden doğacaktı, belki de her şey yeniden dağılacaktı.
Ama ayrılık kaçınılmazdı.
Orhan sokağın başına kadar eşlik etti. Mehtap’ın canı çok sıkkındı, eve gitmek istemiyordu. Annesine geç geleceğini söyledi, saatin kaç olduğundan haberi bile yoktu. Çocukluğunda babasının onu götürdüğü parka gitti; aynı bankta oturdu, uzun uzun gökyüzünü seyretti. Yüzüne düşen yağmur ve kar taneleri ciğerine işliyordu. O an nerede olduğunun farkında bile değildi; babasıyla olan çocukluk anılarına gitti. “Bugün babam burda yanımda olsa keşke,” dedi. İnsan ne kadar büyüse de hep çocuk kalmak istiyordu. Bir köpek yanına gelip patisiyle ona dokundu. Sanki derdini anlıyordu.
Eve döndüğünde sessizdi. Annesi, niçin geç kaldın diye sordu, hiç bir şey söyleyemedi. İçindeki dert onu kemiriyordu. “Ne diyecekti annesine? Ben aşık oldum, sevdiğim adam beni terk etti mi?” Hayatın mottosu gibi annesine söylediği o söz aklına geldi. Odasına kapanıp defterine kara kalemle bir şeyler karaladı, sonra buruşturup çöpe attı. Kardeşi gizlice çöpten aldığı kâğıtta yüzü belirsiz bir adam resmi buldu.
İki gün sonra aynı parkta Orhan’la buluştular. Mehtap kırık telefonunu gösterdi:
— “Tıpkı kalbimi kırdığın gibi…” dedi.
Orhan sessizdi. Yan yana oturdular, güneş batıyordu. Mehtap cesaretini toplayıp itiraf etti:
— “Biliyor musun, seni sevdim. Hem de çok hududsuz bir sevdaydı, kelimelere sığdıramadım. Biliyorum bu aşk karşılıksız, şimdi susarak ayrılıyorum. İnsanı omuzundaki yükler değil, yüreğindekiler daha ağır geliyor. Ama artık yoruldum.”
Orhan gözlerini yere indirdi, sigarasını yaktı. Duman gökyüzüne yükselirken sadece şunu söyledi:
— “Ben de seni.”
Onları ayıran şehirler miydi, yoksa yüreğinde tükenen sevgi mi? Mehtap bunu anladı: Bu hikâye hiçbir zaman başlamamıştı. Başlamayan şeylerin sonu olmazdı. Ama bir vedayı hak ediyorlardı. Ayağa kalktı, birkaç adım yürüdü, geriye dönüp baktığında Orhan hâlâ bankta oturuyordu; batan güneşin gölgesinde bir siluet gibi.
— “Hoşça kal,” dedi.
O gece defterine şunu yazdı:
“Bazı aşklar yaşanmaz, sadece taşınır. Ben seni ömrümün yükü değil, ömrümün sırrı olarak taşıyacağım.”
Sonra aynanın karşısına geçti, uzun uzun gözlerinin içine baktı. İçinden sessizce fısıldadı:
“Ne kadar korkakmışım meğer… Kendimden bile kaçıyordum.”