Şehir yine kalabalık bugün. İnsan seli desem yeri. Hareketlilikten başım dönüyor. Herkesin telaşı; dedemin tabiriyle bir gailesi var. Gidenler, gelenler, kaçarcasına koşanlar, yetişmek istercesine adımlarını sıklaştıranlar… Benimse hiçbir telaşım yok. Bir bankta oturmuş, insanları çözmeye çalışıyorum. Uzun zamandır en güzel eğlencem bu. Oğlan gitmiş, kız evlenmiş.Hanım da evde ayak altında olmamdan rahatsız olunca, taş şakırtıları arasında hükümet kurup yıkan stratejistlerin ağlama duvarı olmak istemediğimden bu yolu seçtim. İnsanlara bakıp, onlar hakkında hikâyeler yazmak hoşuma gidiyor. Notlar alıyorum hâlâ. Ne zaman yazıya dökeceğim de belirsiz. Nihai amacım eğlenmek olunca pek de dert değil. Yerimi de özenle seçmişim. Yaş ileri olunca toplu taşımanın ganimetlerinden faydalanıyorum. Merdivenler de yürüyor. İki adım sonrası da Kadıköy iskele meydanı. Vapurlar geliyor. Motorlar gidiyor. Yeniyetme bir delikanlı sıkıca genç bir kıza sarılmış, “Seni seviyorum.” diyor. Kız oğlanın gözünün içine bakıyor. Ayakları yerden kesilmişçesine süzülerek gidiyorlar.
Büfenin önünde, ağlayan çocuğunu yerden kaldırıyor annesi. Dizini öpmeden yola devam edince soruyor çocuk ; “Annecim, beni ye kaday çeviyon?” Anne dayanamıyor, öpmüyor da. Şefkatle bakıyor yavrusuna. Sessiz iletişimin şifrelerini çoktan çözmüş çocuk, gülümsüyor görüş alanımdan çıkarken. Yan bankta oturan yaşlı adam da sürgünde belli ki. Paçalarına sürtünen kedinin başını okşuyor. Arada denize dalıp gidiyor. Gençlik hayalleri mi, elinden kaçırdığı sevgili mi onu bu hale getiren, bilmiyorum. Onu çözmeyi yarına bırakıyorum. Karşı kaldırımın kenarında, elinde şarap şişesiyle kaykılmış evsiz sarhoşu, yalnızlığına içerken yakalıyor gözlerim. Bir o adam, bir de benim dışımda her şey, devinim içerisinde. Yalnızca ölüler hareketsiz. Biraz da huşu içerisinde huzura erenler. Huzur deyince mavi… Mavi deyince Cem Karaca. “Çok yorgunum. Beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. Beni o limana, çıkaramazsın.” Kaç kez dinledim, Nazım’ın İstanbul’a ve özgürlüğe olan hasretini bu dizelerde. Kaç kez hissettim kendi özlemlerimle esaretimi. Şimdi vakit geçirebiliyorum buralarda ama kışı atlatacak bir liman da bulmam lazım demir atmak için. Ya da kuyruğumu kıstırıp, koltuğun örtüsünü kaydırmadan oturmayı çözmem lazım sıcacık evimde. İnsan, emekli olduğunda anlıyor yokluğunun kadın üzerindeki etkisini. Ben yeni hayatıma adapte olmaya çalışırken bunca yıllık karım bu süreci kabullenemiyor. Hatta bize “köşe yastığı” diye bir kavram da tahsis etmişler. İster kabullen, ister mezara kadar çalış.
Düşüncelerimden sıyrılıyorum. Maviye çalıyor gözlerim yine. Evden çıkarken cebime tıkıştırdığım eski bir derginin sayfalarını karıştırıyorum. Cemal Süreyya yumuşak ama hüzünlü, sakin ama vurucu sesiyle canlanıyor:
“Huzur veren insanları seviyorum,
Deniz gibi berrak coşkulu,
Alabildiğine mavi,
Umut dolu.” duygulanıyorum. Huzur veren insanlar galiba az yaşıyorlar. Hepsini tek tek kaybettiğimi anımsıyorum. Üzülmek yok. Hayat devam ediyor. Kalan ömrüm, gidenlere ağıt yakacak kadar uzun değil. Hüzün, acı ve umutsuzluk; sadece Picasso’nun mavisinde kalsın. Ben denizi izlerken Orhan Veli’de kaybolayım. Gün olup başımı alıp gideyim. Gün olup şu ada senin, bu ada benim balık ağları kokusunda, yelkovan kuşlarıyla hasbihal edeyim… Başıma kadar mavi olsun. Başıma kadar güneş. Yaşadığımı hissedeyim.
Hâlâ nefes alıp verebiliyorken hissetmeyi isteyişlerim, “Gençliğimiz çok mavi geçti” diyemeyişlerimden olsa gerek. Zaman kaybolmuş, zamanda kaybolmuş gibiyim. Yol haritama start verdiğimde, bebekliğimde tulumlarımı saklayan annem duruyor karşımda. Elindekiler, zıbından pantolona mavi. Hepsini burnuna dayıyor. İçine çekiyor. “Ben” kokuyormuşum. Öyle söylüyor. Helezon içerisinde hissetmeye çalışıyorum. Aklımda yer eden sadece naftalin kokusu. Annem naftalin. Annem kurabiye. Annem…
Burnumun direği sızlıyor. Belim ağrıyor. Dizlerimin üzerinde duran dergiyi kapatmak isterken “Mavi üstüne siyah” şiiri takılıyor gözüme. “Eyvallah Haydar.” diyorum. Yaşam ve ölüm iç içe. Yorulduğumu hissediyorum. “Haydi, Abbas vakit tamam.” Dizelerinden sonra dergimi kapatıp cebime tıkıştırıyorum. Gözlerimi yavaşça kaldırıp son bir kez etrafı izlemeye koyuluyorum. Koşanlar, yetişmeye çalışanlar. Herkes, her şey devinim halinde. İsteksizce kolumu kaldırıyorum. Vakit hayli geç olmuş. Cebimden telefonu çıkartıp, ‘hızlı arama’ sekmesindeki tek isime tıklıyorum. Karşıdan şen şakrak gelen ses, “Sen misin hayatım,” diyor. “Benim canım. Eve mavi lazım mı?” diye kurduğum cümleye, kimseye aldırmadan kahkahalarla gülüyorum.
Editör – Hüseyin Bay