Mehmet Emin Ağaran
VATAN MEFHUMUMUZUN BABASI, VATANIN BÜYÜK EVLÂDI
Aralık ayındayız, biraz tuhaf bir söylem olacak belki ama aralık ayı bizim edebiyatımızın sonbaharı âdeta. Bizim birçok şairimiz, yazarımız, düşünce adamımız aralık ayında göçmüşlerdir, fâniliği ile meşhur dünya hayatından, ebedîliğine inandığımız ahirete. İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Âkif, “Bu vatan toprağın kara bağrında /Sıradağlar gibi duranlarındır” diyen Orhan Şâik Gökyay, büyük şair, romancı ve düşünce adamı Hüseyin Nihâl Atsız, Bu Ülke’nin sahibi, Türkiye’nin ruhu Cemil Meriç, Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın büyük romancısı Reşat Nuri Güntekin, Oğuz Atay ve daha niceleri…
Bir de Mehmed Nâmık Kemal!.. O da hazin bir aralık günü kaybettiğimiz, gerek tarihimizin gerek edebiyatımızın gerekse fikriyatımızın büyük ismi, vatan ve hürriyet şairimiz! 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar ve yine bir aralık günü, 2 Aralık 1888’de Sakız adasında, mutasarrıflık vazifesini icra ederken vefat eder. Dedesi Abdüllâtif Paşa Tekirdağ sancak muhassılıdır. Annesi Fatma Zehra Hanım, babası ise Mustafa Âsım Bey’dir. Kemâl’in dünyaya gelişini, Tekirdağlı Şair Ârif Efendi şu dize ile tarihe nakşetmiştir: “Erdi şeref bu dehre Mehemmed Kemâl ile”. Nâmık Kemal’in asıl adı Mehmed Kemal’dir. Namık adı, daha doğrusu mahlası ise kendisine daha sonra Şair Eşref tarafından verilmiştir.
Türk Edebiyatı’nın 19. yüzyılın ortalarına dek süregelen anlayışı, 1860’larda Nâmık Kemal ile âdeta değişmiştir. Divan şiirindeki “sevgilinin, yârin” yerini Nâmık Kemal’de “vatan ve hürriyet” alırken, ondan yıllar sonra Mehmet Âkif’te ise “istiklâl” almıştır. Nâmık Kemal, toplumcu-millî edebiyatın ilk örneklerini verenlerden biridir -tabii bu yenilikçi tavırda Şinasi’yi de unutmamak gerek-. Diyebiliriz ki Türk aydını Nâmık Kemal’in setresinden çıkmıştır. “Bizi yaratan Allah, yetiştiren Nâmık Kemal’dir” diyen Süleyman Nazif, ne kadar da haklıdır. Aziz vatanperver, zamanın içinde şiddetle geçen bir ok gibidir. O, sadece edebiyat alanında değil; dil, tarih, ekonomi, siyaset, hukuk gibi birçok alanda düşünmüş ve kalem oynatmıştır.
Peyami Safa; “Varız Diyen Nesil” başlıklı yazısında, “Nâmık Kemal’in başladığı işi bitireceğiz!” der. “Meşrutiyeti Yapan Edebiyat” başlıklı yazısında da “Efendisinin şerefini terennüm eden köleler” olarak gördüğü divan şairlerini, keskin kılıcıyla yere serdikten sonra Nâmık Kemal’den şöyle söz eder:
“Edebiyatı, saraya ve hükümete bağlayan kemendi Nâmık Kemal kopardı. Şiiri saraydan ve hamamdan çıkardı. Şairi kurna ve havuz başından ayırdı. Elinden bade kadehini çekip aldı, yere çarptı ve parçaladı. Onun kalbine mahbub ve tellak sevgisi yerine, toprak aşkı verdi. Edebiyatı, milletin felsefesi yaptı. Bu, saçı sakalı büyük heyecanlarla kabarmış, iki gözü birer yanardağ ağzı gibi lavlar püsküren, ateşli ve kıllı erkek Şair; yardımcısız, arkadaşsız, tek başına, yığınların önüne geçti.”
Kendisinden sonraki nesle hürriyet fikrini aşılayan ve âdeta bir meşale olan Nâmık Kemal; Hürriyet’in, Meşrutiyet’in ilanında da her zaman akıllarda olmuştur. O bizim fikrî ihtilalimizin ve terakkimizin mimarıdır. Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver), Hasan Âli Yücel’e İkinci Meşrutiyet’in ilk günlerine dair yazdıkları da bunu doğrular niteliktedir:
“Nâmık Kemal, birinci ve ikinci genç Türk ihtilallerimizin başkumandanıdır. Ben ölümünden bir hayli sene sonra Nâmık Kemal’i, ikinci Jön Türk ihtilalini idare ederken kendi gözlerimle gördüm. Her ikisinde de o konuşuyordu, her sahnede o oynuyordu, her gazete ve mecmuada o intişar ediyordu. Ve nihayet sokaklarımızda, camekânlarda büyütülmüş resimleriyle ayağa kaldırdığı ihtilali o seyrediyordu.”
Yahya Kemal; 12 Mart 1921 tarihli İleri gazetesinde yayımlanan “Onun Sesi” başlıklı yazısında, “Bir müddettir Babıâli Caddesi’nden Fatih’e kadar yol üstü Türk dükkânları Nâmık Kemal’in, Mustafa Kemal’in Kâzım Karabekir’İn, İsmet’in, Halide Edip’in ve bunlar gibi yüzlerine baktığımız zaman kendimizi gördüğümüz millî çehrelerin; Ankara’da Millet Meclisi binasının resimleriyle bezendiler. Bu dükkânların camekânları zaman zaman İstanbul’u en derin düşüncesiyle ifade ederler” diyor. “Vatan Mefhumu” başlıklı yazısında da şu ifadeleri kullanıyor: “Namık Kemal Bey gibi, ruhunu muhitinin en güzidelerinden, ta halk insanlarına kadar aynı hararetle sindirmiş bir siyasi daha tasavvur edilemez. (…) İlk defa Osmanlı ülkesinin adını “vatan” koyan bu inkılâpçı, ruhlarda vakıa yeni bir ateş uyandırdı… (…) Teceddüdün yavuz mübeşşiri Namık Kemal, bir uçtan bir uca giden memalik-i mahrûsa-i şâhâneye “vatan”, yetmiş iki dilde konuşan tebaa-i devlete “millet” dedi”.
Ve yine Türk Edebiyatı’nın seyrini anlattığı “Üç Tepe” başlıklı yazısında ekliyor Yahya Kemal: “Namık Kemal’i son senelerde Midilli’de görenler naklediyorlar ki bütün Türk gençleri arasında en ziyade Harbiye gençlerine ehemmiyet verir, onlardan aldıkları mektuplara hâhişli cevaplar gönderirmiş. Acaba Mustafa Kemal ve arkadaşlarının oradan yetişeceğini mi seziyordu?”
Cumhuriyet’in ilanından sonra Tekirdağ Milletvekilliği de yapan Yahya Kemal Beyatlı; 1940 yılında Ahmet Emin Yalman’a, Nâmık Kemal’in doğumunun 100. yılı münasebetiyle verdiği mülakatta, Tekirdağ’a gelişinde, bugün Süleymanpaşa Belediye binası olarak hizmet veren tarihî belediye binasının penceresinden Nâmık Kemal’in doğduğu eve bakarken hissettiklerini şöyle dile getiriyor:
“Namık Kemal, Tekirdağ’da doğdu ve Gelibolu’da toprağa gömüldü. Kâinata bakışı o sahilin adresindendir. Bazı şahsiyetler hayata, vatana ve tarihe, bütün ömürlerinde doğdukları toprağın dairesinden bakarlar. Bir milletin büyük işler gördüğü devirler, o maceraların geçtiği iklime ebedî bir rüya gibi nakşolunuyor. Trakya’da dolaşan bir Türk, 1350 ile 1400 arasında Türklüğün yaşamış olduğu o destanları, o kahramanlık havasını, o şan ve şeref velvelesini her küçük şehirde, her ovada, her yolda mutlaka hissediyor. Şimdi o mübarek iklimde vatanın müdafaasını deruhte ederek (koruyarak) bekleyen mübarek ordumuzun, ne sağlam bir tarih havası teneffüs ettiğini düşünüyorum. Namık Kemal o hava içinde doğmuştu.” Ne kadar da haklıdır Yahya Kemal bu tespitinde. Zira Trakya ve Tekirdağ; bu havanın solunduğu, teneffüs edildiği topraklardır. Osmanlıların yani Türklerin Rumeli’deki, Avrupa’daki ilk topraklarıdır. Türk’ün, Türklüğün şahlanış devrinin izlerinin yer aldığı, hatta büyümenin ve şahlanışın ta kendisi olan topraklardır.
Nâmık Kemal, Mustafa Kemal’e göre “Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği ses” tir. Nâmık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’e (Bolayır) gönderdiği 10 Nisan 1921 tarihli telgrafta, “Anadolu‘nun ruhu, bütün feyz-i mukavemetini âbâ-i tarihinden almıştır. Bize bu mukaddes feyzi nefheden ervah-ı ecdad arasından mükerrem babanızın pek büyük mevkii vardır. Mecruh vatanın halâs-ü istiklâli için ölmek yolunda bugünkü nesle tâlim-i fedakârı eden büyük Kemal hakkında tekrir-i tazimata vesile olan telgrafnamenize arz-ı şükran-ı mahsuz eylerim efendim. (Anadolu’nun ruhu, bütün direnme feyzini tarihindeki büyüklerden almıştır. Bize bu mukaddes feyzi veren ecdat ruhları arasında muhterem babanızın pek büyük yeri vardır. Yaralı vatanın kurtuluş ve bağımsızlığı için ölmek yolunda bugünkü kuşağa fedakârlığı öğreten büyük Kemal hakkında saygıların tekrarına vesile olan telgrafınıza özel teşekkürlerimi arz eylerim.)” der. Yine onun için “Duygularımın babası” ifadesini kullanır.
Şükrü Hanioğlu’na göre Manastır İdadisinde sınıf arkadaşı Ömer Naci’nin tavsiyesiyle edebiyata yönelen Mustafa Kemal’in üslubunda, dil devrimine kadar Nâmık Kemal üslubunun derin izleri vardı: “Mustafa Kemal bu dönemde Nâmık Kemal’i örnek alarak, düşüncelerini ağdalı ama canlı, mütehakkim ve iddialı bir üslup ile ortaya koymaya çalışmıştır. En önemli eseri olan Nutuk, bu yazım biçiminin çarpıcı bir örneğidir.”
Menderes Dönemi’nin önde gelen isimlerinden Samet Ağaoğlu diyor ki; “Birinci Meclis tutanakları, Namık Kemal’in Büyük Meclis üzerindeki akisleri ile doludur. Saadet ve felaket günlerinde hürriyet ve vatan şairinin mısraları, heyecan ve teselli kaynağı olmuştu. Diyebilirim ki Namık Kemal Birinci Meclisin üyesidir. Ruhu, bu ölümü göze almış insanların başındadır. Onları zafere doğru itmektedir”.
Nâmık Kemal, çöken imparatorluğa bir nefes olmaya çalışan ve olan kadronun da Cumhuriyet’i kuran kadronun da fikrî ve ruhî önderidir. Enverlerin, Niyazilerin, Talâtların, Mustafa Kemallerin… Ve onlardan sonrasının da… Ve tabii bizim de! O; Türk milletinin, bizim vatan mefhumumuzun babasıdır. Nâmık Kemal, o nesle vatanın istiklâli ve kurtuluşu için ölmeyi nasıl öğrettiyse bize de öğretmiştir. Kendisi de demiyor mu “Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-i cihândır. Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır” diye…
Diplomatlarımızdan rahmetli Ergun Sav’ın da dediği gibi, “Kemal yaptıkları kadar, yaptırdıklarıyla da büyüktür. Nerede, ne zaman, ne durumda vatan ve hürriyet özlemi duyarsanız, yanınızda Kemal vardır. Vatanın size, sizin vatana ihtiyacınız olduğunda dilinizde, kalbinizde Kemal olacaktır. Yılgınlığa düştüğünüzde, moraliniz bozulduğu zamanlarda Kemal’i okuyun. Yüreğiniz genişlediğini hissedeceksiniz”.
Nizamettin Hasib Çandarlı, Nâmık Kemal’in ölümüyle İkinci Meşrutiyet’in arasında geçen “on dokuz sene zarfında, büyük edibin ruhunu takdis ve taziz için mezar başına gitmek değil, hatta uzaklardan cehren ona bir Fatiha bile gönderme(nin)” cinayet işlenmiş gibi ağır bir suç olarak kabul edildiğini söyler. Resmî olup olmadığı hakkında bilgi edinemediğimiz bu yasak, 1908 yılının sonlarında gençlerden oluşan kalabalık bir heyetin ziyaretiyle sona erecektir. Bu ziyaret sırasında Bursalı Muhiddin Baha bir konuşma yapar. Nâmık Kemal’in bir hürriyet âşığı olarak, hürriyetten zerrece nasip alamadığını, bütün ömrünü menfalarda geçirerek vücudunu yıprattığını ve bu menfa hayatında çektiği ıstırap, mihnet ve sefalet yüzünden genç yaşında hayata veda ettiğini söyler. Hürriyetin ilanını hatırlattıktan sonra Nâmık Kemal’i, evlâdını görecek kadar yaşayamayan zavallı bir anaya benzetmiştir.
Nâmık Kemal Sakız’da vefat etmiştir ama vasiyeti gereği kabri Gelibolu-Bolayır’dadır. Mezarının masrafı Hazine-i Hassa tarafından karşılanmış, projesi ise bir başka muhalif isme, Tevfik Fikret’e yaptırılmıştır. Bugün kabrindeki kubbeli yapı mevcut değildir. Türbenin 1912 Mürefte depreminde yıkıldığı bilinmektedir. Çanakkale Savaşları sırasında, cephede yaşananları eserlerinde işlemeleri için cepheye bir Edebî Heyet gönderilir. Sirkeci’den yola çıkan Heyet, Bolayır’a uğrayarak Süleyman Paşa’nın ve Nâmık Kemal’in kabrini ziyaret eder. Heyette bulunan millî hatibimiz Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, ziyaret sırasında hissettiklerini, duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirir:
“En mesut bir tesadüf, Avrupa yollarını açmış iki büyük yurddaşı yan yana getirmiş bulunuyor. Bunlardan biri maddî Avrupa’ya diğeri manevî Avrupa’ya Türkleri isal eden iki kahraman, iki rehberdir.”
Nâmık Kemal’in hemşehrisi Tekirdağlı tarihçi Hikmet Çevik’e göre; “O içimize bir vatan aşkı üflemiştir. (…) Her Türk münevverinin kalbinde Vatan ve Hürriyet ateşini tutuşturan ve nesilden nesile geçiren peygamber odur. (…) O, gözümüzde yalnız Abdülhamit istibdadına karşı değil, Vatan kutsallığını ve insan haklarını çiğneyen her çeşit idareye karşı kükremiş bir arslandır. Onun, ruhumuzu daima besleyen hakiki heykeli, kalbimize dikilmiştir. (…) Tekirdağ Vatan ve Hürriyet Peygamberinin Kâbesidir. (…) Tekirdağında Kemali evvelâ İttihatçılar hatırlamışlar ve adına belediye önündeki küçük taşı dikmişlerdir. İttihat Terakkinin Tekirdağ mebuslarından rahmetli Rahmi Beyin nakline göre Kemalin doğduğu ev, bu taşın dikildiği yerde idi.”
Reşat Nuri Güntekin’e, Nâmık Kemal’den ilk bahseden kişi, marangoz komşusu Kemal için; “Mevlâ’nın ışıktan ve ateşten halk ettiği bir insandır.” demiştir. Kâzım Nâmi, dünyada ismini bildiği faniler içinde “lâyuhtî” (yanılmaz, hata etmez) iki adam tanıyordu, biri Kemal’di. Diğerinin ismini vermemişti ama büyük ihtimalle Mustafa Kemal’i kastediyordu.
Cennetten bizlere nigerân olan, bizleri seyreden büyük vatan ve hürriyet şairi, Türk vatanının ve milletinin büyük evlâdı Mehmed Nâmık Kemal’i vefatının 136.yıl dönümünde rahmet ve minnetle anıyor, aziz hatırası önünde tazimle eğiliyorum. Ruhun şad olsun büyük şair!
Ant olsun sana, sen ki babasısın büyük vatan mefhumumuzun Yazdırmayacağız seng-i kabrine: “Vatan mahzun, ben mahzun”
Yaşasın vatan, yaşasın hürriyet, yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk devleti!
Kaynakça
AYVAZOĞLU, Beşir (2024). Kemal-“Vatan Şairi”nin Cumhuriyetle İmtihanı. İstanbul: Kapı Yayınları
BEYATLI, Yahya Kemal (2015). Edebiyata Dair. İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
BEYATLI, Yahya Kemal (2015). Eğil Dağlar. İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları
ÇANDARLI, Nizamettin Hasib (1940). “Nâmık Kemal İçin İlk İhtifal Ne Zaman ve Nasıl Yapılmıştı?”. Son Posta. nr. 3737. 22 Birincikânun (Aralık) 1940. s.1-7.
ÇEVİK, Hikmet (1949). Tekirdağ Tarihi Araştırmaları. Tekirdağ: Tekirdağ Belediyesi.
DİNÇ, İhsan (2003). Namık Kemal. İstanbul: Kastaş Yayınevi
DUMAN, Hasan (1992). “Atatürk ve Namık Kemal”. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. nr. 83-85, Ocak-Mart. s.12-15
GÜNTEKİN, Reşat Nuri (1940). “Üç Yıldız”. Vatan. nr. 123. 21 Birincikânun (Aralık) 1940. s.2.
HANİOĞLU, Şükrü (2023). Atatürk: Entelektüel Bir Biyografi. İstanbul: Bağlam Yayınları. s.69.
KUNTAY, Mithat Cemal (2019). Namık Kemal. İstanbul: Alfa Yayınları.
SAFA, Peyami (1929). “Meşrutiyeti Yapan Edebiyat”. Hareket. nr. 21. 24 Temmuz 1929. s.2)
TANRIÖVER, Hamdullah Suphi (1915). “Gördüklerimiz IV” İkdam. nr. 6629, 19 Temmuz 1331 (1Ağustos 1915).
YÜCEL, Hasan Âli (1957). Edebiyat Tarihimizden. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s.58.