Bir yıl olmuş.
Tam bir yıl geçmiş üzerinden. Oysa sık sık İstanbul’un tarihi mekanlarını gezmek için sözleşmiştik.
Ee! Tabii yaz sıcakları, herkesin işi gücü derken müsait zamanlar birbiriyle çakışmadı desek daha doğru olur.
Bu kez resim müzesini gezmeye karar verdik. 5 kişiydik. Marmarayın en son vagonunda toplaştık ki birkaç istasyon sonrası aramıza katılacak arkadaşımız bizi rahat bulsun, diye. En büyükleri benim. Hepsinin içinde büyümeyen çocuk var. Kimseye aldırmıyorlar. Hoş, kimsenin de aldırdığı yok ki fark ettirmeden bıyık altından gülüyorlar. Üsküdar’dan aktarma yapıyoruz Beşiktaş motoruna. Az bir yürüme yolu sonrası, hedefimizi bütün haşmetiyle karşımızda buluyoruz.
Ayaklara galoşlar giyiliyor ve artık bundan sonrası benim kafama göre takılmamla sonuçlanıyor. Koskoca bir yapı Dolmabahçe sarayı. İnsan, aile olarak içerisinde yaşayanları düşünüyor da ”Acaba günde kaç kez karşılaşır, nasıl haberleşirler, bağları nasıldır?” diye düşünmeden edemiyor. Sonra devasa resimlere odaklanıyorum. Her biri tuvalden fırlayacakmış hissi uyandırıyor bende. “Saraylı kadın” tablosundaki izmarit ateşi, sanki dokunsam beni yakacak. Fotoğraf çekmek yasak, her müzede olduğu gibi. Arada bir görevlinin ayak seslerinden anlıyorsunuz takip altında oluşunuzu.
Bu arada, resmi yerlerde aşırı kuralcı olduğumu da not düşmem lazım.
Fotoğrafını çekemediğim resimlerin ve ressamlarının isimlerini not alıyorum beni etkilemişse.
Ayağımın altındaki zeminin yumuşaklığı korkutuyor. Sanki her an Konya obrukları gibi bir delik açılacak ve ben boşluğun derinliğinde kaybolacakmışım gibi hissediyorum. Bu yüzden kıyıdan kıyıdan yürümeyi deniyorum. Müze, ada gibi. Hangi odaya girip çıktığımı hatırlamadan her defasında büyük salonda buluyorum kendimi.
Ortam romantik bir loşlukta. Resimler aydınlatmalarla daha bir gizemli hale bürünüyor.
Bazen girdiğiniz kapının üç-beş adım ötesinde kalıyor oda.
Abdülmecid’in atölyesi gibi.
Tek başımaydım. Girmemle kendimi dışarı atmam arasında ışık hızı olmalı. Ama merak denen duygu, korkuyu absorbe ediyor, kesin. Bu defa daha temkinli giriyorum. Yavaş yavaş. Odada bir adam oturuyor; elinde fırça, karşısında tuval. Ama gözü, kapıdan girene çakılıp kalmış. Sanki her adım atışımda beni takipte. Alabildiğine loş ışıkta, gözlerini üzerimde hissediyorum. Balmumu heykel olduğunu anlamam uzun sürmüyor ama inanasım da gelmiyor. Sonra arkadaşlarımı görüyorum çıkarken. Onlar da aynı duyguyu yaşasın istiyorum. Sanırım benim kadar etkilenmediler. Belki de yalnız olmadıklarından, kim bilir?
Resim müzesinde iki saatten fazla zaman geçiriyoruz ama yeterli gelmiyor. Bir kez daha gelmeye karar veriyoruz.
Biraz yemek molası ve arkadaşlar, biraz da Kadıköy’de takılmak istiyorlar. Benim keyfim yok. Sabahtan da öksürük vardı. Şimdi bir de üşüme eklendi. Halimi hiç beğenmiyorum ve onlardan ayrılıp yola yalnız devam ediyorum. Üsküdar’a geçip ilk gelen Marmara’ya atıyorum kendimi. Ayaklarım 14.000 adım yorgunluğunda. Tren tıklım tıklım. Kolumun yettiğince yukarı asıyorum kendimi. Tam önümde üç genç birbirine yaslanmış, gözleri kapalı. Dizimin dibinde bir genç kız, kulağındaki müziğin ritmini tutuyor parmakları. Hangi istasyonda inebileceklerini düşünüyorum şimdi. Ayaklarım inanılmaz sızlıyor, dizlerim titriyor, hangi biri yer verse ilk kez “Hayır.” demeyecek durumdayım. Sonra oturanları düşünüyorum. Belki gün boyu ekmek parası uğruna oradan oraya koşuşturmuşlardır diyorum. Kendiminkini keyfi yorgunluk olarak görerek. Farkına varıyorum ki kimse, kimsenin umurunda değil. Yanımdaki kadın bana doğru sokuluyor. Kulağıma eğilip ”Keşke biri yer verse.“ diyor. En fazla 55 yaşında var. Dokunmadan ah işitmeye başlıyorum. Eskiden iki günde bir gittiği yere şimdi haftada bir gidiyormuş. Oğlu ve geliniyle aynı evde yaşıyormuş. Kocasının boyu devrilsinmiş. Emekli olmuş, paralarını yiyormuş, o da bu yaşta hala çalışıyormuş…
Kadının özelinde sınır yok. Benimse “Sus,” diyecek halim yok. Kaç istasyon geçtik bilmiyorum bir ayağımın üzerine yüklenip diğer ayağımı dinlendirirken. Sonra mucize gibi bir şey oluyor ve dizimin dibindeki kız, hedefime üç-beş istasyon kala kalkıveriyor. Yanımdaki kadından yakın olmamın avantajıyla adeta savuruyorum kendimi koltuğa. Kesiyorum dünyayla bağımı. Kapatıyorum gözlerimi, İstanbul’u dinliyorum.
Yine güzel görmesini bilene.
Onca ihanete, göçe, istilaya rağmen dik durmayı başarmış bu şehrin inanılmaz bir cazibesi ve karakteri var.
Üşüyorum ama mutluyum.
Gözlerim hâlâ kapalı.
Karşımda Yahya Kemal Beyatlı. Elleri ceplerinde. Köstekli saatinin zincir pırıltısı gözümü alıyor. Önce hafiften bir öksürüyor. Sonra dimdik pozisyon alıp en yumuşak ses tonuyla giriyor;
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim,
Sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.