Özge Gülcan
Sabahın erken saatlerinde hava, sanki geceyle gündüz arasında sıkışmış gri bir gölge gibiydi. Rüzgâr, boş sokaklarda savrulan yaprakları oradan oraya sürüklüyor, kasvetli bir sessizlik mahalleyi sarıyordu. Elif, çantasını omzuna asıp ağır adımlarla okul yoluna çıktı. Bu yol, eskiden çocuk kahkahalarıyla dolu bir serüvenken şimdi içini burkan bir anı defterine dönüşmüştü.
Babası iki ay önce başka bir şehre çalışmaya gitmişti. Gidişinin son sabahı Elif’i okula bizzat götürmüş, çınar ağacının altında durup onun saçlarını okşamıştı. “Güçlü ol kızım” demişti. Elif, o günden sonra her sabah çınarın yanından geçerken babasının gölgesini arar olmuştu.
Mahallenin bakkalı bu sabah tezgâhını geç açmıştı. Elif’e bakıp seslendi:
“İyi misin evladım? Biraz solgun görünüyorsun.”
Elif gülümsedi ama yüzündeki gülümseme yorgundu.
“İyiyim amca… Sadece uykusuzum.”
Aslında uykusuzluğun sebebi babasından gelen kısa, hüzün dolu ses kaydıydı. “Merak etme, her şey düzelecek,” diyordu o kayıtta. Ama Elif, babasının sesindeki titremeyi unutmuyordu.
Yolun devamında, kaldırım taşlarının arasından büyüyen otlara gözü takıldı. Ne kadar ezilseler de hep yeniden çıkıyorlardı. Elif, onlara bakınca garip bir güç hissediyordu. “Ben de dayanmalıyım” diye düşündü.
Az ileride çınar ağacı göründü. Elif durdu. Gövdesindeki yarıklar o sabah daha derin, daha karanlık görünüyordu. Babası yokken bu ağacın altında durmak ona hem iyi geliyor hem de (ONUN OLMALI ) içini sızlatıyordu.
O sırada arkadan bir ses duydu:
“Elif!”
Bu kez Mert değildi. Mert, dün gece bir trafik kazasında yaralanmış, hastaneye kaldırılmıştı. Elif bunu duyduğunda okul yolunda ilk kez bu kadar yalnız hissetmişti. Seslenen, onların sınıf arkadaşlarından Asya’ydı. Koşarak geldi, nefes nefese:
“Sabah haber verdiler… Durumu iyiymiş ama okula gelemeyecekmiş.”
Elif’in içi burkuldu. Dün birlikte güldükleri o anları düşündü. Hayat, insanların bir anda savrulduğu bir rüzgâr gibi geliyordu bazen.
Birlikte yürümeye başladılar ama yokuş o sabah her zamankinden daha dikti. Okula yaklaştıkça çocuk sesleri artıyordu; koşanlar, bağıranlar, şakalaşanlar… Ama Elif’in kulağına hiçbir ses tam ulaşmıyordu sanki. İçinde büyük bir sessizlik vardı.
Okul kapısına geldiklerinde güneş hâlâ bulutları delip çıkamamıştı. Her şey griydi. Elif geri dönüp geldiği yola baktı. Onsuz kalan ev, babasız sabahlar, hastanede yatan bir arkadaş… Bu yol, ona yüklediği ağırlıklarla adeta bir sınav gibiydi.
“İçeri giriyoruz değil mi?” dedi Asya usulca.
Elif başını salladı.
“Evet… Güçlü olmak zorundayız.”
O an hafif bir rüzgâr esti. Çınar ağacının dallarından bir yaprak kopup Elif’in ayaklarının dibine düştü. Elif eğilip yaprağı avuçlarına aldı. Babasının sözleri zihninde yankılandı:
“Güçlü ol kızım…”
Derin bir nefes aldı ve okul kapısından içeri adım attı. O gün dersler, ödevler, sorular bir yana; asıl öğrenmesi gereken şey hayatın bazen acı vererek büyüttüğünü anlamaktı.
Ve Elif, okul yolunun aslında bir çocuğun büyüme yolculuğu olduğunu ilk kez o sabah fark etti.