@okuryazarkitaplar’dakiler…

Nefesi (Orhan Özer)

Nefesi, DİYAR-I VUSLAT’ a erdiğinde onu ilk karşılayan köy meydanındaki ZAMANIN BİLGE ŞAHİDİ yaşlı kavlan ağacı oldu. Köydeki diğer KAVLAN AĞAÇLARI’ nda da onca geçen zamana rağmen hâlen HAYATTAN ESİNTİLER görünüyordu.

     Rasim, ellerini çırparak “Hüseyin geldi. Çağrı geldi. Bana CELLADIN EL AYNASI’nı getirdi.” deyip sevinç naraları atıyordu.

    Bir anda mavi gökyüzü gri renge boyanırken kavlan ağaçlarının yaprakları artık kıpırdamıyordu. Rasim’in elleri havada Gülse’ nin gözleri biraz ötedeki bakkal dükkânına bakarken öylece donup kaldı.  “BEN ARTIK ZAMANIMI YÖNETE BİLİYORUM. YA SEN?” diyen bir sesle irkildi Nefesi. Gizemli sesin nereden geldiğini öğrenmek için sağına soluna, önüne arkasına bakındıysa da kimseyi göremedi.

Şaşkınlık ve heyecanla “Sen de kimsin?” diye sordu.

    – Korkma! Ben Simyacı. Sen beni göremezsin. Sadece duyabilirsin. Onu da ben istediğim zaman. dedi. Esrarengiz ses.

Nefesi,

   – İn misin, cin misin nesin sen, neredeyim ben? diye sordu.

   – Ne inim ne de cin. Burası edebiyat severlerin oluşturduğu, içinde KARAGÜL’ ün de olduğu OKURYAZARKİTAPLAR gülistanı, ben ise buranın bahçıvanıyım.

  – Tam olarak neyin içindeyim ben, TOKSİK İLİŞKİLER’in mi?

   – Aslında SEVDA HÜZMELERİ demek daha doğru olur. dedi Simyacı.

   – Bundan sonra ne olacak, FIÇIDAKİ ADAM’ ı çıkarabilecek miyim? Biliyorsun onun için geldim.

   – Bilmem mi, unuttun mu bu kurguyu yazan benim. Fakat bu konuda sana bilgi veremem. Çünkü okuyucu da merak içinde. Neyse seninle çok zaman kaybettim Nefesi. Tekrar görüşeceğiz.

   – Dur! Bekle! Dediyse de Nefesi, çoktan gittiğinden Simyacı, sesini bir tek kendi duyabildi.

     Kavlan Ağaçlarının yaprakları tekrar hareket ediyor, Rasim’in elleri birbirine değiyor, Gülse’nin gözlerine canlılık geliyordu. Böylelikle her şey normale dönüyordu. Gülse, “Şimdi ne yapıyoruz?” der gibi Nefesi’ ye bakınca, parmağıyla bakkalı gösterip “Çece’ nin yerine gidelim.” dedi. İçeri girdiklerinde orta yaşta ki bir kadın etrafı düzenliyordu.

“Çece’ ye bakmıştık ama… Kendisi yok mu?” diye sordu çekimser bir sesle Nefesi. Kadın elindekileri bir kenara bırakarak sese doğru döndü ve “Babam burada değil. Neden sordunuz, siz kimsiniz?” diye sorularına soruyla karşılık verdi. “Babam dediğine göre sen NEBUN olmalısın. Tabii ya, sensin. Hiç değişmemişsin. Benim, abla ben, Çerilerden Nefesi. ‘’İkisi de birbirini hatırlayınca sıkıca sarılıp ağlaştılar. Gülse şaşkınlık içinde onları seyrediyordu. Hasret giderdikten sonra Nefesi eşiyle de tanıştırdı Nebun’u.

   – Okula beraber giderdik. Tabii ben ondan küçüktüm, elimden tutar götürürdü, deyip devam etti.

    – Abla hatırlar mısın?  Çok iyi bir öğretmenimiz vardı, çok severdik onu. Talip öğretmen. dedi Nefesi. “Hiç hatırlamam mı?” dedi Nebun. “ Hiç unutmam DERSİMİZ FİLİSTİN ve ÇOCUKLARIN DİLİNDEN GAZZE’İN FERYADI konulu bir kompozisyon yazmamızı istemişti. Benim de o gün defterim evde kalmış, Talip Hoca görmeden hemen ARDA’NIN DEFTERİNDEN bir sayfa koparıp yapmıştım ödevi.’’ Birkaç kez Çeçe’ yi sorduysa da Nefesi, cevap alamadı Nebun’dan. Bakkalı erkenden kapatıp eve geçtiler. Gülse dinlenmek için odaya çekilince, Nefesi doğup büyüdüğü, çocukluğunun en güzel günlerinin geçtiği baba ocağını ziyaret etti. Çoğu yeri bakımsızlıktan harabeye dönmüştü. Annesinin sarı yazması odadaki askıda asılı duruyordu. Üzerini toz ve örümcek ağları kaplamıştı. Başka bir duvardaki asılı olan SESSİZ SOFRA’ yı görünce geçmişe daldı. Yerde kurulu sofranın etrafına dizilen babasını ve abisini anımsadı. Annesinin ise elinde OYALI KÂSE ile aşevinden turşu getirdiğini hayal etti. Henüz birkaç adım atmıştı ki annesinin bir ayağı havada, babasının kaşığı ağzına götürürken eli donup kaldı. Nuri’ de tebessüm ederken öylece kaldı. Bir kez daha her taraf gri renge dönüştü.

   – Beni özlemişsindir diye geldim, deyip kahkaha attı Simyacı.

   – Ne demezsin, tam da gelinecek zamandı ya! Nefesi’ nin kızdığı ses tonundan belli oluyordu.

Simyacı,

Yine görüşeceğimizi söylemiştim sana, dedi.

Nefesi,

   – Evet, ama biraz bekleyemez miydin, hatıralara hiç mi saygın yok senin?

   – Ben senin gibi dramatiğe bağlarsam işi, yol alamam.    

   – Bu KÖRDÜĞÜM` ü nasıl çözeceğimi söyle hiç değilse, dedi. Nefesi.

    – Bu konuda sana bilgi veremem. Sadece şu kadarını söyleyebilirim. SIR SENİN İÇİNDE. deyip kayboldu. Simyacı.

Ve ardından yeniden annesi adımını attığını hayal etti, başında sarı yazmasıyla.

Babasının kaşığı ağzına götürdüğünü,  ağabeyi Nuri’nin tebessümüne devam ettiğini hayal etti. . Gri renk yerini akşam kızıllığına bırakmıştı.

Nefesi, Nuri ile beraber uyuduğu üst kattaki küçük odaya çıktı. Elbise dolabının kapağı açık kalmıştı. Onu görünce küçükken IŞIKLAR KAPANINCA korkup içine girdikleri günleri hatırladı. Tüm anılar SONSUZLUKTA BİR KIVILCIM gibiydi. Bir kez daha doğup büyüdüğü eve veda ederek Gülse’ nin yanına dönmek için yürümeye başladı. Yol boyunca FIÇIDAKİ ADAM’ ı düşündü. O adam ağabeyi Nuri olabilirdi. Belki de ‘’ ZAMANI’ IN BİLGE ŞAHİDİ MENGÜ bu sırrı çözecekti.   Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, gök simsiyahtı. Tıpkı KARAGÜL gibi. Misafir oldukları eve geldiğinde Gülse hâlâ uyuyordu.  Yavaşça onun yanına sokulup uykuya daldı.

Böylelikle SERENCAM sonlanmış oluyordu.

Şimdi diyeceksiniz ki BEYEFENDİM BAŞLIK NEYDİ?

İnanın ben de bilmiyorum.

                                                                                     Orhan Özer/Nefesi

Related posts

İstanbul Opera Festivali’nde Barok Çağı

Ahşap Oymacılığı: Gelenekten Geleceğe Ustalığın İzleri

Acıya Bağlanma

1 Comment

Ümmügülsüm Hasyıldırım 14 Kasım 2025 - 15:06

Yüreğinize sağlık. Çok ilgi çekici, harika bir yazı olmuş

Add Comment