İnsanın kafasının içinde bazen çocukluktan kalmış sessiz odalar oluyor ve biz çoğu zaman bugünü yaşamıyoruz sadece. Bugünün içinde eski hisler de uyanıyor. Çünkü çocukken nasıl görülmüşse büyüdüğünde de dünyayı biraz oradan okumaya devam ediyor. Eğer çocukken duyguların çok fark edilmediyse bugün birinin geç cevap vermesi bile “Önemsizim” hissini uyandırabiliyor. Eğer hep kendi kendine toparlanmak zorunda kaldıysan bugün yardım istemek bile zor geliyor ve bazen mesele gerçekten insanların ne yaptığı olmuyor. Mesele, zihnin o davranışa hangi eski anlamı bağladığı oluyor. Çünkü algılarımız, sadece dünyayı nasıl gördüğümüzü değil; başkalarının bizi nasıl algıladığını da belirliyor.
Kendini değersiz hisseden biri, en küçük mesafede bile reddedildiğini düşünebiliyor. Kendini yük gibi hisseden biri, “Bir şeye ihtiyacın var mı?” cümlesinin içinde bile geri çekilmiş bir mesafe duyabiliyor. Oysa belki karşı taraf sadece kendi kapasitesi kadar seviyor.
Ama bizim içimizdeki eski kayıtlar, olan şeyi olduğu gibi değil; geçmişte bıraktığı izlerle birlikte okuyor… Çünkü bazen bugünkü olay, çocukluktan beri içeride duran “Neden beni duymadılar?” sorusuna dokunuyor ve bu yüzden bazı ayakkabıları çıkaramıyoruz. Ayağımızı vuruyor, canımızı acıtıyor, yürütmüyor hatta… Ama tanıdık geliyor. İnsan bazen acıya değil, tanıdıklığa bağlanıyor.
Winnicott’un dediği gibi; bir insanın ruhu önce başka bir ruhun içinde tutulmayı öğreniyor. Belki de bu yüzden bugün hâlâ, anlaşılmayı bazen sözcüklerden önce hissetmek istiyoruz ve insan en çok şunu fark ediyor: Kırıldığı şey çoğu zaman yapılan ya da yapılmayan şey değil. O anın içinde, kendi zihninde kurduğu “Biz” duygusunun karşılığını araması. Çünkü.. bazen insan sadece, birilerinin tereddüt etmeden yanında olacağını bilmek istiyor. Galiba büyümek biraz da bunu öğrenmek. Herkesin sevgisi aynı şekilde görünmüyor ve bizim içimizde taşıdığı role sahip olmuyor.