Yazar Elif Açıkgöz
Gece ev sessizdir. Pencereden ay ışığı içeri süzülür. Masanın üzerinde iki fincan sıcak çay. Dışarıda hafif rüzgârın sesi vardır. Bugün gökyüzüne bakarken bir şey fark ettim. Neyi fark ettin sevgilim? Yıldızlar… Eskiden bana hep çok uzaktı. Sanki dokunamayacağım kadar… Ama bugün bir tanesi bana çok yakınmış gibi hissettim. Belki de sen ona yaklaştın. Bazen insan içinden büyür, göremez ama gökyüzü görür. Sen, böyle konuşunca her şey mümkün gibi geliyor. Çünkü her şey mümkün, seninle olduğu sürece.
Biliyor musun? Bazen korkuyorum… Kaybolmaktan… Duyguların içinden düşmekten… Kaybolursan da seni bulurum. Hangi karanlık olursa olsun. Elini bıraktığımı hiç gördün mü? Hayır. Ama dünya bazen çok gürültülü. Sanki kalbimdeki sözler kayboluyor.
O sözler kaybolmaz. Sadece bekler. Kalbin susmaz, sadece dinlenir. İçimde bir rüzgâr var. Çok eski bir rüzgâr. Sanki bir dağın yamacından gelmiş gibi.
O rüzgâr senin cesaretin. Unutma! Bir kapı kapanırsa başka kapı açılır. Senin azmin, cesaretini kamçılayacaktır. Sen söyledikçe içimdeki fırtınalar yavaşlıyor. Çünkü ben senin limanınım. Sen de benim denizimsin.
Sen dalgalandıkça ben seni tutarım; ben dalgalandıkça sen beni sararsın. Biz, o zaman bir bütünüz. Evet. Gökyüzü ile yıldız gibi. Ayrı görünür ama asla kopuk değiliz. O zaman… Yıldızımı bulmuşum. Ve ben de gökyüzümü.
Editör: Hüseyin Bay