Sarayın avlusu o gün ışıl ışıldı. Renkli ipeklerle süslenmiş kemerlerin altında davetliler neşeyle dolaşıyor, ney sesleriyle karışan kahkahalar göğe yükseliyordu. Osmanlı’da bir düğün, yalnızca iki kalbin birleşmesi değil, aynı zamanda ihtişamın ve gösterişin sahnesiydi. Fakat o günün hikâyesi, şatafatın ardından gelen beklenmedik bir felaketle hafızalara kazındı.
Genç gelin, altın işlemeli kaftanı içinde adeta bir masal kahramanı gibi görünüyordu. Damadın gözleri ise heyecanla parlıyordu. Sofralar dolup taşmış, şekerlemeler ve baharatlı yemekler misafirlerin önüne serilmişti. Herkes bu düğünün uzun yıllar konuşulacağını düşünüyordu. Ancak gecenin ilerleyen saatlerinde, sarayın duvarlarının ardında bir uğultu yükseldi. Önce hafif bir rüzgâr gibi başlayan ses, kısa sürede korkuya dönüşen bir karmaşaya evrildi.
Bir anda kandiller sönmeye başladı, gökyüzünü kara bulutlar sardı. Misafirler şaşkınlıkla birbirine bakarken, avlunun ortasında çıkan yangın düğünün neşesini bir anda küle çevirdi. İnsanlar koşuşturdu, sofralar devrildi, altın tabaklar yerlere saçıldı. Gelin ve damat birbirine tutunmaya çalıştı, ama panik büyüdükçe herkes kendi yolunu aradı. O gece, sarayın ihtişamı bir anda karanlık bir hatıraya dönüştü.
Felaketin ardından köylerde ve şehirlerde bu düğün konuşulmaya devam etti. Kimileri yangının bir ihanetin sonucu olduğunu söyledi, kimileri ise uğursuz bir işaret olduğuna inandı. Gerçek ne olursa olsun, bu düğün bir masal gibi başlamış, bir kabus gibi bitmişti. İnsanlar yıllar boyunca bu hikâyeyi anlattı, her anlatımda yeni ayrıntılar ekledi.
Sonunda “Osmanlı’da Bir Düğün ve Ardından Gelen Felaket” yalnızca bir olay değil, aynı zamanda merak uyandıran bir efsaneye dönüştü. Çünkü ihtişamın ardında gizlenen kırılganlık, her zaman en çok hatırlanan şeydir. Ve belki de bu yüzden, o düğün hâlâ anlatıldıkça büyüyor, dinleyenleri hem şaşırtıyor hem de düşündürüyor.