Sosyolog/Aile Danışmanı
Belgin Müzennet
İnsan, yaşama dahil olduğu ilk andan itibaren hayat amacının farkındadır. Ancak güvenlik hissi ihtiyacı, bu farkındalığı geri plana iter. Zamanla yaşama adapte oldukça, güven içinde hissettiği anlarda “Bu dünyada niçin varım?” sorusunun esintisi, iç dünyasından kişiye fısıldar. Ne var ki, kolektif bilinçle rezonansa giren benliği, bir anlık duyduğu bu iç sesini anlamlandıramaz ve hayata, yaşamına kaldığı yerden devam eder.
İnsan, öz tabiatından uzaklaşmak için adeta bilinçli bir gayret içine itilir. Oysa insan, bir çiçek, bir ağaç, bir böcek, bir taş ya da su gibidir; o da tabiatın bir unsurudur. İnsan, tabiatı gereği doğal yaşamdan uzaklaştıkça, tahakküm altına alınan öz benliğini duymaktan, anlamaktan ve onunla yüzleşmekten kaçınır. Çünkü insan, kolektif bilincin sunduğu bu toksik yaşama kendini kaynaştırmıştır. Ben buna “kolektif konfor alanı” diyorum. Bu, artık yaşamın ilk yıllarında hissedilen güvenlik algısından farklı bir güvenlik hissiyatıdır. Konfor alanı, insanın toksik bir durum içinde ne yaptığını bildiği bir atmosfer haline gelmiştir. Oysa hayatın ilk yıllarında duyulan güvenlik algısı, varoluşsal bir sebebe dayanıyordu.
Kendi benliğinin farkındalığına sahip olan insan yavrusu, kolektif bilincin içinde yaşamını sürdürürken, ona yüklenen konfor alanı virüsünü taşır hale gelir. Artık o, diğer milyonlarca insandan biri gibidir. İnsan bilincinin tahakküm altında olduğunu sezgileriyle fark etse de, bu yüzleşmeden tedirgin olur. Bilindik hayatta kalma yöntemi sandığı konfor alanının, varoluşsal gerçeğin yerine geçtiğine inanır. Oysa insan, tüm canlı türleri içinde akledebilen en muhteşem varlıktır. İnsan, tabiatın bir unsurudur. Farkındalığıyla yüzleşen kişi sakindir, hayat için özverilidir ve tüm mevsimler, tabiat, onun için kendi varoluşsal sebebi kadar hayret uyandıran muhteşem bir mucizedir.
Günlük hayatın koşuşturmacasında, telaşında göremediğimiz nefesin, esas varoluşsal amacımız olduğunu ancak ölüm anında fark ederiz. Oysa insan ömrü, katılaşmak ya da savaşmak için inşa edilmiş bir şey değildi. İnsan, yüce kudretin yarattığı, kendi ruhundan üflediği bir mucizenin ta kendisiydi. Kolektif bilincin insana atfettiği tedirginlik, endişe, korku ve hayatta kalma ilkelliği, insandaki amigdala çekirdeğini ilk insanlıktan bu yana en diri, en aktif halde tutar. İnsan, iç sesinden ve üstün aklından uzaklaştırılmak için bilinçli bir tercihe sürüklenmiştir. Bu esaretten kurtulmanın, şehir hayatında yapmamız gereken en önemli şeyi yavaşlamaktır. Kalabalıklardan uzaklaşma rutinleri oluşturmalıdır insan. Nefesinin farkındalığına varıp, zaman zaman huzur bulduğu, güvende hissettiği yerlerde kendi hayat amacını, varoluşsal gayesini keşfetme ihtimali çok yüksektir. Bunun en büyük yardımcısı tabiattır; önünden geçen mevsimlerdir. İnsanın sınırlı ve sonlu bir varlık olduğunu fark etmesi için dünyayı algılaması gerekir. Bunun en etkili yöntemi her zaman için tabiattır.
Sevgilerimle…