Bir zamanlar yere uzanmış toprağın bana verdiği güçle gökyüzünün derinliklerinden bana uzanan bulutların maviliğiyle ve güneşin gülümsemesini selamlıyorken içimde oluşan, ince bir iplik gibi akışkan bir şerbeti içiyorum sanarak mutluluktan ne yapacağımı bilemez hâle gelmiştim. Ben bulutlara âşıktım. Ona bakınca huzur buluyor, yüreğimden sevgi selleri coşarak akıyordu. Ellerim heyecandan titriyor, ayaklarıma uçuyormuşum hissi veriyor, kanat çırpıyormuşum gibi oluyordu… Şarkılar eşliğinde doğruldum yattığım yerden. Huzur bütün benliğimi kaplamıştı. Eve, çocuklarımın yanına gidebilirdim artık.
Karım, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Pencerenin pervazına dayanmış, elinde izmaritine kadar kısa aralıklarla yaktığı sigarayı yine pencerenin camına bastırarak söndürüyordu. Buna öfkem kabarmıştı. Uyardığım için bağırmalarına ortam hazırlamıştım. Hatasını kabul etmiyordu. Ev onun eviydi; dilediği gibi yaşar, ne yaparsa yapsın en doğrusunu yaptığını düşünürdü.
Bir gün yine sabah erken kalkmış, her zamanki gibi sigarasını içerek pencere kenarında ayakta, dalgın dalgın duruyordu. Gözleri kapanmıştı; işte böyle bir uyku mahmurluğuyla, pencerenin önündeki girintiye düşen sigara, daha önce örselenmiş olan pervazın alevlenmesine neden olmuştu. Ardından, oymalı ahşap tavan yanmaya başlamıştı. Evi saran bu yangın, sonunda her şeyin yerini küle bırakmasına sebep olmuştu. Şimdi düşünüyorum da acaba insanın içindeki huzur bir hadisenin öncesindeki haberin rahatlığı mıdır? Yoksa bu hadise, başka hadiselere mi gebedir? Ancak ne olursa olsun ben diyorum ki: İnsan nerede olmak isterse orada olmalı, hayata gülümsemeli. Herkes belli bir düzenin oyuncusudur ve rollerini herkes farklı şekilde oynar. Kim hangi rolü oynarsa oynasın kimselere zarar vermeden oynasın öyleyse, belki o zaman herkes mutlu olur.