Yazar Gülçin Granit
Sevgili Şerife Bacım! Bugünden geriye dönüp baktığımda tarihimizde ve kalbimizde derin izler bıraktığınızı görüyoruz. 30 Ekim 1918 yılında başlayıp 24 Temmuz 1923 tarihinde son bulan, Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşmüş tüm canlara, Allah’tan rahmet dilerim. Sizi tanımak adına birkaç soru sormak istiyorum.
“Kendimden bahsedeyim yavrum, içi vatan ve iman ateşiyle yanan 1900 ile 1921 yılları arasında yaşamış bir Türk kadınıyım. Kastamonu’ya bağlı Devrekâni ilçesi Seydiler’in Satı köyünde doğduğumu bilmiyorum ama hangi tarihte dünyaya geldim bilmiyorum, okuma yazmam yoktur benim. Kocam topçuydu, savaşta şehit oldu; dul kalınca beni, Topal Yusuf’la evlendirdiler, sonra Elif adında bir kızım oldu.”
“Bize o dönemlerden biraz bahseder misiniz?”
“Açtık… Halk karnını doyuramıyordu, eli silah tutan tüm erkekler cepheye alınmıştı, yeni doğan bebeklerden annesiz kalanlar ve sütü kesik olan annelerin bebeklerini bana getiriyorlardı, onları da Elif’le birlikte emziriyordum. Allah’tan sütüm çok boldu, böylelikle bebeleri doyuruyordum. Benim sütüm nasıl oluyordu, onu da bilmiyorum, bu başlı başına bir mucizeydi.”
“Şerife Bacım! Kurtuluş Savaşı’nda, kundaktaki bebenle ve çetin kış şartlarında seni yola çıkaran hangi duygulardı?”
“Namusumuzu yitirmektense ölmeyi tercih etmek… Düşman dört bir koldan gelmekteydi. Ne malımız ve canımız güvendeydi. Vatan toprakları elden gidiyordu, Türk devletinin kurulması adına illaki ölecektim ve bundan asla korkmuyordum. İçimdeki vatan sevgisiyle gözlerim karardı, gönlümeyse Allah aşkı dolmuştu. İnebolu’dan Kastamonu’ya kağnılarla ve kundaktaki bebemi de alıp kervan hâlinde cepheye silah ve mühimmat taşıdık.”
“Siz gurur duyduğumuz ve örnek aldığımız Türk kadın kahramanımızsınız. Kışın o ağır şartlarında cepheye cephane taşıdınız, kucağınızdaki minicik dokuz aylık bebeğinizle. Korkmadınız mı?
“Korkmak mı? Vatanını ve çocuklarımızın geleceğini kurtarmak uğruna ölmemiz gerekiyorsa ölecektik, hatta biz çocuklarımızdan bile geçmiştik. Hiçbir canlının can güvenliği yoktu ama içimizde Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğumuz umut vardı. O emretti: ‘Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!’ demiş ve hepimiz bu düsturuyla yola koyulmuştuk.”
“Peki, savaş sırasında yaşadığın en unutulmaz anın nedir?”
“Ah yavrum, dedim ya, can güvenliğimiz yoktu. Düşman köyleri basıp bebeleri ve yaşlıları öldürüp kadınlarımıza tecavüz ediyor, evi barkı yakıp yıkıyordu. Toplanıp dağlara yerleştik, mağaralarda yaşadık. Gelin Fadime’nin bebesi çok ağlardı açlıktan, sütü yoktu. Ne yapsak susturamazdık, artık benim de sütüm açlıktan kesilmişti. Düşman dağlarda gezerken Gelin Fadime, kucağındaki bebesini göğsüne bastırmış, sesi çıkmasında düşman askerleri duymasın diye. Korkunun bir yılan gibi dolaştığı anlardı o zamanlar. İşte o vakit, kucağına bastırdığı oğlu, nefessiz kalıp oracıkta ölmüştü. Hiç unutamadığım anımdır bu benim. Bu vatan kolay kurulmadı kızım, kıymetini bilin. Siz bugün rahatsanız vatanınızda, onu toprağı al kanlara boyanmış şehitlerimize borçlusunuz.
Yaşlısı genciyle; içimizdeki vatan sevgisiyle birlikte kağnıların gıcırtıları arasında, kucakladığım yavrumun, ölümünü dahi göze alarak; o zorlu kış şartlarında yola revan olmak gerekirse ölmekti amacımız.”
“Kadınların Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında neler düşünüyorsun? Onların katkılarını nasıl değerlendirirsin?”
“Yalnız ben değildim bu uğurda ölen, Türk’ün kadını hep koca yürekli, birkaç tanesinin isimlerini analım. Tarsuslu Kara Fatma, Nafize Kadın… Hepsinin üzerlerine selam olsun, o koca yürekli kahraman Türk kadınlarına.”
“O dönemden bugüne nasıl bir miras bıraktığınızı düşünüyorsun?”
“Tarih tekerrürden ibarettir evlat! Eskilerden, bugünlere baktığımda içim daralıyor, o günler geri gelecek gibi görünüyor. Korkmayın! Aziz Türk Milleti her zorluğun üstesinden gelecektir, buna tüm kalbimle inanıyorum.”
“Nasıl öldünüz ve ölürken neler hissetiniz?”
“Bu savaş da herkes elbirliğiyle İnebolu’da bulunan cephaneleri Ankara’ya götürürken Kastamonu kışlası yakınlarında Elif’imi ve mermileri korumak için kağnın ortasına otlar yükledim. Otların arasına da döşek yaptım, silah ve mühimmatları yerleştirdim, üzerlerine kazağımı örttüm. Sonrasında bebeğimi kucakladım ve silahlara siper olmak için bebeğimle birlikte eğildim. Ne olduysa o zaman olmuş; derin bir uykuya dalmışım, çok tatlı sıcak bir yerdeydim, karanlık upuzun bir tünel vardı, ışıktan kuşlar bana rehberlik yapmaya başladılar, tünelin sonundaki ışığı artık görüyordum. Sonrası, işte o dakika bu dünyadaki görevimi tamamlayıp Hakka yürümüştüm. Kızımı bulduklarında o hâlâ yaşıyormuş, onu kurtarmışlar. Şimdi sorsan bana bundan ne hissediyorsun diye; “Böylesi ölüm büyük bir nimet, Mevlâna Hazretleri’nin övdüğü o düğün gecesi gibi gecelerden bir geceydi derim.”
“Bir ana olarak, bir vatansever olarak hatta bir kadın olarak çok ama çok etkilendim. O kocaman yüreğinizden ve mermileri tutan mübarek nurlu ellerinizden öperim Şerife Bacım.”