Şubat, akşam vakti. Uzaktan acı bir fren sesi… Tiz kadın çığlıkları… Penceren aşağı uzandım, sokakta kimseyi göremedim. Lakin bir şeyler başka bir sokakta muhakkak kazaya sebebiyet vermiştir, kim bilir. Zaman her vakit olduğu gibi aktı. Uzun müddet caddede bir çift ayak bile yürümedi. Hiçbir omuz telaşını saklayarak birbirini itip kakmadı, bir yere varmaya çalışmadı. Epey vakit sonra uzunca bir adam, tekerlekli siyah bavuluyla ağır ağır ilerledi. Adam gözden kayboldu, yerinde iki genç kız belirdi. Kol kola girmiş, omuzlarını bir etmişlerdi. Aynı kızlar, az ileride tekir bir kedinin yanında durup usulca başını sevdiler. Tekir kedi ise sevilmekten memnun kalmamış olacak ki patilerinin izlerini karlı kaldırıma hızlı hızlı bırakarak uzaklaştı. Nefes alışverişlerim, gözlüğümün camını buğulandırdı; perdenin kenarıyla hızlıca sildim. Perdem mor çiçekliydi. Mor, uğur getiriyordu veya öyle biliyor ya da inanıyordum. Mor çiçeğinden tutarak perdemi nazikçe örtüp salondan çıktım.
Giriş kapısının önünden geçerken ansızın çalan kapının sesiyle irkildim. O hep böyleydi, çalar çalar giderdi. ”Yine zıkkımlanmıştır, adım kadar eminim.” diye geçirdim içimden. Açmadım, ayak ucunda yürüyerek mutfağa girdim. Tezgah doluydu. Temizi pisi, yenmişi içilmişi, paketlisi, çeri çöpü her bir yanı dopdolu. Geçkince yaşı olan bir kadın olduğumu hatırladım, iki büklüm belimi büke büke makineye pisleri dizdim. Temizleri yukarı yerleştirirken sandalyeden de nasibimi aldım, yere yuvarlandım. Bereket ki zemin yumuşak, buna da şükürlü derin bir oh çektim. Önce çöpleri kutuya yolladım, sonra etiket okuma alışkanlığı edinememiş altmış yaşında sözde kocaya söylendim. Paketli katkılıları da çerçöpün yanına salladım. O an keyfimin kahyası bana ”Yarına yemek falan yapma ve ışıkları kapat da çık git artık şuradan.” dedi. Kahyayı dinledim. Memnuniyetsiz, huzursuz, mutsuz bir vaziyette kapıyı kapayıp mutfaktan çıktım. Girebileceğim yedi oda daha vardı ve ben nereye kafamı sokacağımı kestiremedim. Hangi biri temizlenecek, gücüm nasıl yetecek, inancım nasıl dirilecek, bilemedim. Yine pislenecek, silinip süpürülecek ama muhakkak pislenecek. Hem neden bol güneşsiz gülümsemeler hep benimdi? Pekala da halim vaktim düzgündü. O halde neden gençliğimdeki gibi sürünüp boyanıp da senelerdir bir tiyatroya gidememiştim. Söylendim durdum bir müddet, üzülüp ağladım, elimin tersiyle yaşlarımı silip odama yöneldim.
Okuma odamdı orası, bana ait. Sadece bana ait olmasından her daim edebi bir haz duydum. Kitaplarıma önce dokundum, usul usul sevdim, sımsıkı sarıldım, derince kokladım. Şaşılacak iştir ki durup durup sevip sarılıp koklayarak hep başa sardım. İşte o vakit anladım ki uzun zamandır ihmalkardım. Bir gözü açın, derdine daldım; kibrine, hırsına kendimce çare aradım. Çare olamadım, yerimde debelenip durdum ve hala kurtulamadım. Boşanma davası açacağım ama yakında, pek yakında. ”Gör, bak sen.” diye söylene söylene odadan çıktım. Islatılmış mor bir bezle pür neşe geri gelip hazinelerimi silmeye başladım. Kim bilir belki de sebebini bilmediğim günahlarımı çıkardım. Bez kurudu, bir daha ıslattım. Bir daha, bir daha… Yorgunluk bastı aniden, tekli kırmızı koltuğun köşesine oturdum. Gözüm duvardaki saate kaydı. Etraf ışıdı ışıyacak. Ne ara tan vaktine girdik, aklım karıştı. Koltuğa kıvrıldım ve gözlerimin usulca kapanışını aynadan seyre daldım.