Ahmet, Halil’in yanına vardığından beri ikisinin de yüzünden düşmeyen o çocuksu gülümseme, gölün durgun sularında yavaşça eridi. Yılların birikmiş yorgunluğunu geride bırakıp suya daldıklarında, belki de son kez gençliklerinin o kaygısız günlerini yaşıyorlardı. Zerrin’in kursa gitmeden önce onların arkalarından el sallayışındaki huzur, yerini kıyıdaki o kaotik telaşa bıraktığında, takvimler her şeyin değişeceği o anı işaretliyordu.
Halil, yıllardır görmediği, çocukluğunun tek varisi Ahmet’i şehrin en güzel, doğayla iç içe olan göl kenarına götürmüştü. Keyifli bir yemek sonrası maç yaptıktan sonra eskisi gibi yüzmek için göle dalmışlar, suyun serinliğinde çocukluklarına dönmüşlerdi. Birkaç dalış, şakalaşma ve kahkahalar, Halil’in suyun yüzeyinde, sanki bir gölge gibi hareketsiz kalışıyla Ahmet’in zihninde sadece bir anlık sessizlik yarattı. Sonra ensesinden tuttuğu gibi kıyıya çekmiş, titreyen sesiyle yardım çığlıkları attığında çevredekiler bir anda etrafında etten bir duvar örmüştü.
Ne olduğunu anlamadıkları, ani bir kalp durması sonucu yirmi beş dakika boyunca süren o amansız mücadele başladı. Sahil güvenlik ekiplerinin elleri altında göğüs kafesi inip kalkarken, Ahmet’in duası ile polisin ritmik baskısı birbirine karıştı. Ambulans sirenlerinin göl kenarındaki o ıssızlığı yırtışı, sanki hayatın Halil’i geri vermek için yaptığı pazarlığın son aşamasıydı. Ancak hastane kapısında, sedye üzerindeki o ikinci duraklama, ümitleri bir cam kırığı gibi yerlere savurmuştu.
Yoğun bakım ünitesinin o steril, soğuk ve zamansız sessizliğinde, Halil’in bedeni bir makinenin ritmiyle varlığını sürdürüyordu. Yirmi dört saatlik o belirsiz bekleyişin ardından ilaçlar kesildi. Doktorların yüzündeki o alışıldık, tedbirli ifade; “Kendi kendine uyanmasını bekliyoruz”, “beyin hasarı”, “bitkisel hayat” ve “kayıp” kelimeleriyle odadaki oksijeni emip bitirdi.
O sırada Zerrin’e destek olmak için Yurtdışından gelen akrabaları, kapının önündeki o sessiz ama çelik gibi sağlam duruşu gördüler. Onların gözlerinde gıpta ile karışık bir hayret vardı. Çünkü kendi dünyalarında birbirinin ayağını kaydırmaya alışkın olanlar; burada, bir canın kıyısında kenetlenmiş o devasa kalabalığa bakıp “Bu nasıl bir sevgi, ne büyük bir beraberlik! Ne kadar çok insan biriktirmişsin Halil’im sen!” diye ağlıyorlardı. Halil, kendi dünyasından kopmuş, sonsuz bir karanlıkta savrulurken dünyada onun için göğe yükselen milyonlarca dua, hastane koridorlarında hissedilir bir ağırlık oluşturuyordu.
Gölün kıyısındaki o son kahkahalar, şimdi hastane odasındaki monitörün ritmik ve mekanik sesiyle yer değiştirmişti. Her “bip” sesi, Halil’in geri dönüp dönemeyeceğine dair verilen bir cevaptı ama cevap her seferinde aynı belirsizlikte havada asılı kalıyordu.
Zerrin, yatağın yanındaki sandalyede, sanki birazdan Halil ona; “Hadi gidelim” diyecekmiş gibi, saatlerdir aynı pozisyonda oturuyordu. Ellerini, Halil’in o gün “bir nefes mola” dediği yoğunluktan arınmış; şimdi ise sadece serum iğneleriyle morarmış ellerinin üzerine bıraktı. Dokunuşu, sanki bir çağrıydı; cevabını bildiği ama duymaya cesaret edemediği bir çağrı.
Ve sonra o beklenen an geldi.
Günler süren o ağır, boğucu sessizlik, Halil’in göz kapaklarının titremesiyle bölündü.
Halil’in kirpikleri, sanki üzerlerindeki ağırlığı taşıyamıyormuş gibi titreyerek aralandı. Gözleri, tavanın o soğuk beyazlığına tutundu önce. ‘Zerrin’ ismini fısıldadı; sesi, boşluğa düşen bir taşın çıkardığı yankı kadar cılız ve yabancıydı. Sonra bakışları Zerrin’in yüzüne kaydı. O an, hepsi nefesini tuttu. Zerrin’in gözlerinde, yılların biriktirdiği tüm hatıralar, çocuklarının gülüşü ve paylaşılan o son göl günü bir film şeridi gibi geçti. Halil bakıyordu, evet; göz bebekleri Zerrin’in yüzünün hatlarını takip ediyordu. Ama o gözlerde, hiçbir “tanıdıklık” kıvılcımı yoktu. Sanki Halil, çok uzak bir kıyıdan dönmüş, ancak beraberinde getirmesi gereken tüm anılarını o kıyıda unutmuştu.
Başucunda Zerrin, hemen ardında çocuklar, yoğun bakım ünitesinin camının ardında ise gurbetin yükünü taşımış, elleri duada akrabalar vardı. Halil’in gözleri yavaşça odada dolandı. Odanın beyaz tavanından, insanların telaşlı yüzlerine doğru kaydı bakışları. Gözbebeklerinde ışığın kırılmasından başka bir şey yoktu. Çocuklarının korku dolu yüzlerine anlamsızca baktı. İfadesiz ve bomboş…
Ancak o bakışlarda ne bir tanışıklığın sıcaklığı vardı, ne de o “gerçek” Halil’in odaya döndüğüne dair bir kırıntı. Bakıyordu, ancak nereye? Gördüğü bu insanlar, hayatındaki o silinmiş sayfaların birer kahramanı mıydı, yoksa yabancı bir dünyanın figüranları mı? Zerrin, kocasının avuçlarını sıkıca kavradı; sanki onu bu dünyada tutan tek bağın kendi parmakları olduğuna inanıyordu. “Halil,” dedi, sesi titreyerek. “Buradayım, yanındayım.”
Halil’in gözbebeklerinde bir anlık titreme oldu, sanki çok derinden gelen, anlaşılmaz bir rüzgâr esmişti. Ancak dudakları kıpırdamadı. Bakışları, Zerrin’in üzerinden geçip pencereden dışarıdaki gökyüzüne, oradan da sanki görünmez bir yere sabitlendi. Tanıdı mı? Hatırladı mı? Yoksa baktığı bu yüzler, sadece yabancı bir dilin kelimeleri kadar anlamsız mıydı?
Zerrin çocuklara bakışlarını kaçırarak sarıldı. Kapının dışındaki o “maşallah” nidaları, içeriye ulaşmayan, anlamsız bir uğultu gibiydi.
Halil, bir bilinmezliğin ortasında öylece duruyordu. Ne tamamen giden bir yabancı, ne de tam anlamıyla geri dönen o eski Halil… Sadece, varlığı ile yokluğu arasında, herkesin kendi cevaplarını arayacağı o sonsuz boşlukta; herkesin baktığı ama kimsenin tam olarak çözemediği bir “kördüğüm” gibi.
Zerrin, o an sadece bekledi. Çünkü bazen beklemek, gitmekten çok daha zordur. Kapının ardında, gurbetten gelen akrabalar odaya girmeye çekinerek elleri semaya kalkmıştı. Dışarıda, herkesin birbirine sarıldığı, duaların birbirine karıştığı o “birlik” atmosferi, hastanenin ağır kapılarına çarpıp sönümleniyordu. İçerideki sessizlik ise çok daha başkaydı; sanki dünya dönmeyi bırakmış, sadece Halil’in gözlerini aralamasını bekleyen devasa, nefessiz bir boşluğa dönüşmüştü.
Odada Zerrin ve çocuklar nefesini tuttu. Halil gözlerini kırpmadan, sanki çok uzaklardan, hiç gidilmemiş bir kıtadan gelmiş gibi önündekileri süzmeye devam etti. Zerrin, Halil’in avucunu kendi eline aldı. Halil’in parmakları kıpırdadı ama ne bir tepki verdi ne de elini çekti.
Zaman, o hastane odasında asılı kaldı. Herkes bir cevap bekliyordu, ama Halil’in gözlerindeki o boşluk, sorulan tüm soruların üzerini kalın bir perdeyle örtmüştü.