Hakikate Açılan Kapı
Okuyucuyu kendi sırlarına doğru mistik bir yolculuğa davet eden bu kitap Türk edebiyatında yeni bir sesin güçlü başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Yazarın ilk eseri olması yanında Sırra Yol Olanlar güçlü anlatımı, derinlikli karakterleri ve Anadolu kültürünü modern bir edebi dille buluşturmasıyla dikkat çekiyor. Edebiyat dünyasında kendine kalıcı bir yer edinecek nitelikte bir eser olarak öne çıkıyor.
Bozkırın Kadim Hikâyesi
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir ve bu değişim, hayatın ezelden ebede akan sonsuz döngülerinde gizlidir.”
Yüksel Toker’in kaleme aldığı Sırra Yol Olanlar, Anadolu bozkırının ortasında asırlardır kök salmış Ulu Çınar’ın gölgesinde geçen dönüşüm hikâyelerini anlatıyor. Kaybolmuş ruhların, kırılmış kalplerin ve hakikati arayan insanların yolları bu kadim köyde kesişiyor.
Romanın merkezinde, ailesinin köklerini araştırmak için köye gelen emekli hariciyeci Nizam Ziya var. Geçmişiyle yüzleşirken kendi iç dünyasının derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkan Ziya, köyün manevi direği Sultan Ana, delilik ile velilik arasında ince bir çizgide yürüyen Ramses lakaplı Ramiz, vicdanını yeniden keşfeden Çem Çem Hasan ve zincirlerinden kurtulan Kekeme Rüstem ile yollarını kesiştiriyor. Her karakter, akıl ile kalbin, madde ile mananın, görünen ile görünmeyenin arasında sarsıcı bir yolculuğun parçası oluyor.
İthaf bölümü
Eser kendini arayanlara, hakikat yolunda yürüyenlere ve gönül sofrasının ruhani sohbetinden nasibini alanlara armağan ediliyor. Kitap, okuyucusunu kendi sırlarına doğru mistik bir yolculuğa davet eden bir anahtar niteliğinde.
Yazar Hakkında:
Yüksel Toker, Karaman’ın Kisecik köyünde doğdu. Eğitimini yarıda bırakıp çiftçilik yaptı, ardından gezgin arıcılık sayesinde Anadolu’nun birçok bölgesini dolaştı. Bu süreçte insanı, doğayı ve hayatın farklı yüzlerini yakından gözlemledi. Daha sonra Karayolları bünyesinde taşeron işçi olarak çalıştı. Hayatın gerçekleriyle erken yaşta tanışan Toker, edebiyat yolculuğunda bu birikimlerini eserlerine yansıttı.
Önsöz
Her şeyin bir gölgesi vardır; insanın, dağın, taşın, hatta zihnin dehlizlerinde yankılanan en karmaşık düşüncenin bile. Ama kadim hakikatin gölgesi, alışılmışın dışındadır. Güneşin vurduğu her nesne toprağa bir karaltı düşürürken hakikat sadece kendi nurunu taşır. O, sıradan gözlere görünmez; yalnızca yüreğinin pasını silmiş bilenlerin gönlüne bir sızı gibi düşer. Çünkü hakikat ancak ışıkla doğar, ancak akıl ile kalbin o muazzam raksı tamamlandığında idrakle görünür. Bu roman, o gizli, bir o kadar da yakıcı ve çetrefilli gölgeyi arayanların, kendi kuyusunda Yusuf’u bekleyenlerin hikâyesidir. Bir yanda, keskin zekâsıyla aklın terazisini elinde tutan Nizam Ziya durur. O, somut olanın sarsılmazlığına inanan, maneviyatın puslu yollarını mantığın katı duvarlarıyla reddeden rasyonel bir gözlemcidir. Sahte benliklerin ve soğuk maskelerin gölgesinde yaşayan bu adam, hayatın karmaşasını matematiğin soğuk dengesine oturtmaya çalışırken aslında en büyük denklemi, kendi ruhunu ıskalamaktadır. Öte yanda ise Anadolu’nun bilge yüzü Sultan Ana… Maneviyatı kalbinin pusulası yapan bu şefkatli kadın, sadece köyün şifacısı değil, aynı zamanda fırtınaya tutulmuş her canın sığındığı geniş bir limandır. İlime ve yeniliğe açık, sorgulayan, otoriter yapısıyla köy meclisinde sözü dinlenen bir rehber; atalarından miras kalan köklü sırların sessiz küpüdür o. Biri, gözlerini gökyüzüne dikerek evrensel anlamı formüllerle çözmeye çalışır; diğeri, elleriyle toprağa eğilip yeryüzünün toprak kokan o derin fısıltılarını dinler. Ve aralarında, sessiz ve kadim bir köprü gibi duran Ramiz… Zihni ile ruhu arasındaki o ince çizgide, delilikle velilik arasında gidip gelen esrarlı bir yolcu. Mensup olduğu soyun derin teslimiyetiyle her şeyin farkındadır ama kelimelerini birer mücevher gibi tasarruflu kullanır. Köylünün kimi zaman “Ramiz”, kimi zaman “Ramses” dediği bu genç, aslında sadece dengeyi temsil eder. Sırrını henüz kendisinin bile bilmediği bir kaynaktan beslenen, dünyevi olanla ilahi olanın kesiştiği o gizemli ve sancılı noktadır. Köyün kalbinde ise sarsılmaz bir Büyük Çınar yükselir. Kökleri derin geçmişin karanlık katmanlarına, dalları sonsuz geleceğin mavi ufkuna uzanır. Heybetli gölgesi herkese yeter de herkes o gölgenin anlatılmamış hikâyesini bilmez. Aslında o çınar, herkesin kendi yüreğindedir; fakat dünya telaşının gürültüsünde birbirine ayna olan insanlar, o devasa varlığı göremeyecek kadar körleşmiştir. Ancak farkında olanlar yola çıkarlar. Çünkü o çınarın her yaprağında bir dua, her kabuğunda çağlar öncesinden kalma kanlı ve nurlu bir mühür gizlidir.